Türk Dünyası ve Diasporasında Stratejik İletişimi
Süleyman ŞENSOY
Süleyman ŞENSOY
TASAM Başkanı / Chairman
Yayın Tarihi : 08.06.2016
Türk Dünyası ve Diasporasında Stratejik İletişimi
Sayın Genel Sekreter, çok değerli Büyükelçiler, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin çok değerli eski Başbakanı, çok değerli katılımcılar 5. Dünya Türk Forumu’na teşrifinizden ötürü şükranlarımı sunuyorum. 
 
Bu yıl Forum’un ana teması ve işleyeceği konular itibariyle daha çok akademik içerikli olmasının altını çizmek istiyorum. Forum’un gerçekleştirilmesinde destek olan kurumlara, sürecin gerçekleşmesi için katkıda bulunan bütün akademisyenlere, Forum’un yeni genel sekreteri Osman Orhan Bey kardeşimize, tüm yönetimimize ve Kızıl Elma Ödülleri’nin organizasyonunu yapan TASAM’dan Sevda Hanımefendiye de içten teşekkürlerimi sunuyorum.
 
Sunumuma birkaç slayt eşlik edecek. Küresel olarak nasıl bir dünyadayız? Ülkeler, Türk Dünyası dediğimiz kavram, diasporalar ve biz bu küresel fotoğraf içerisinde nereye oturuyoruz? Bunu ve bugünkü çalışmanın temel amacının nereye oturduğunu sizlere birkaç slayt eşliğinde arz etmeye çalışacağım.
 
Bugünkü dünya üç temel enstrüman üzerinden şekilleniyor.
 
Birincisi “mikro-milliyetçilik”. Bildiğiniz gibi 19. yüzyıl büyük devletler ve imparatorluklar çağıydı, 20 yüzyıl ise ulus devletler çağıydı. 21. yüzyılın da mikro ve ulus devletler çağı olacağı gözüküyor. BM’deki mevcut üye sayısının iki ila dört katına çıkacağı yönünde güçlü öngörüler var. Mikro-milliyetçilik sadece etnik köken olarak anlaşılıyor ama asla değil.
 
Her türlü farklılık; mezhep, din, etnik köken, ideolojik farklılıklar gibi her türlü farklılığın ayrıştırılması ve derinleştirilmesi olarak önemli bir enstrüman şeklinde önümüze çıkıyor. İzlediğimiz gibi de bütün çevremizdeki istikrarsızlaşan ülkelerin Şii, Sünni, farklı gruplar gibi birçok başlıkta mikro-milliyetçilik kavgaları üzerinden istikrarsızlaştığını ve Türk dünyasının da içinde olduğu, birçok coğrafyada çok büyük potansiyel ve tehdit olduğunu da hep birlikte görüyoruz. Türkiye’nin içerisinde bulunduğu Türk dünyasındaki ülkelerin ve bütün gelişmiş ülkelerin bu yönde riskleri var. Fakat bu risklerin yönetilmesi; ülkenin demokratik gelişimine, teknolojik, ekonomik gelişmişlik gücüne ve kurumsal altyapısına bağlı.
 
Kurumsal altyapısı güçlü olan ülkeler krize dönüşmeden bu süreci atlatabiliyor. Bir de gelinen noktada altı çizilmesi gereken bir şey var; zenginlik ve doğal kaynaklar. Özellikle bu dönem olağanüstü bir risk içeriyor. Eğer her anlamda bu zenginlikleri koruyacak gücünüz yoksa bu zenginlikler, sizin istikrarsızlığınız için en temel ögelerden biri hâline geliyor. Bu; doğal kaynaklarımız, zenginliğimiz olmasın gibi bir yere çıkmıyor ama bu zenginliği yönetecek gerekli güç dengelerini kuracak ve kendi ulusal güç kapasitesini oluşturacak bir devlet perspektifine ihtiyaç var.
 
İkinci temel enstrüman, “entegrasyon”. Bu Türk dünyası olarak bizi çok ilgilendiriyor. Bütün dünyada AB’yi model alan güçlü entegrasyon modelleri var. Latin Amerika’da, Asya’da, Afrika’da sayısız entegrasyon çalışması var. Bu zamanın ruhu entegrasyonu istiyor. Mevcut çok sayıda küçük devletin ve gelecekte de var olması öngörülen küçük devletlerin kendisini uluslararası alanda göstermesi ve rekabet etmesi çok zor olduğundan, entegrasyonlar hızla şekilleniyor.
 
Bunun en sofistike hâle geldiği nokta, Transatlantik ile Transpasifik yatırım ve ticaret ortaklığı. Transpasifik yatırım ortaklığı bitti. Transatlantik görüşmeleri devam ediyor. 2017’de Başkan Obama görevi bırakmadan bu konuyu bitirme niyetinde. Dolayısıyla bu, Amerika ve AB’yi merkez alan ve dünyada Pasifik ve Atlantik’te yer alan yeni ve geleneksel güçleri bir araya toplayan bir entegrasyon. Dünya Ticaret Örgütü’nün standart koruyuculuğunu bir tarafa bırakıp, üretim ve tüketimle ilgili yeni standartlar geliştirerek Çin’i engellemeye çalışan ve kendi içinde daha fazla işbirliği yaparak dünya ticaretinin % 73’ünü kontrol eden bir yapı ortaya çıkacak. Bu anlamda zamanın ruhu entegrasyonu teşvik ediyorken Türk dünyasındaki bu aşırı çekingenliğin ve entegrasyonların çok yüzeysel kalmasını hata olarak değerlendiriyorum.
 
Bu konularda biraz daha fazla inisiyatif almak ve çekingenliği bir kenara bırakmak gerektiğini düşünüyorum. Çünkü birkaç yıl sonra zamanın ruhu dediğimiz konjonktür yer değiştirebilir. Dünyada konuşulan bir nihai hedef var. Bu entegrasyonların sonunda dünyada uluslararası tek bir sisteme, tek bir devlete geçmesi şeklinde. Bu yönde de çok ciddi çalışmalar olduğunun, kültürün tek tipleştirilmesinden başlayarak çok büyük hazırlıklar olduğunun ama bunun ne şekilde başarılı olacağının da belli olmadığının altını çizmek istiyorum.  
 
Üçüncüsü “öngörülemezlik”. Hayatın her alanı bir kriz yönetimi olarak idare ediliyor. Asimetrik etkiler normal simetrik etkilerin çok üzerine çıkmış durumda. Birçok ülke hedeflediği politikada arazideki denklem çokluğundan dolayı istediğinin tam tersini alabiliyor. Bunu Türkiye de farklı alanlarda yaşadı. Bu anlamda ABD’nin istediğinin tam tersini alma noktasında sayısız tecrübesi var. Fakat küresel askerî gücü ve ekonomik rezerv gücüyle bütün bu hataları bugüne kadar başkalarına fatura etmeyi başardı. Ne yazık ki Türk dünyasındaki ülkelerin o kadar güçlü enstrümanları yok. Dolayısıyla yaptıkları hataların bedelini ödemek durumunda kalıyor. 
 
Doğu ile Batı’daki güçlerin elinde olmayan ama küresel olarak herkesi etkileyen birtakım meydan okumalar var. Bunlar da “üretim, tüketim ve büyüme” formülünün sürdürülemezliği. “Orta sınıfın tasfiyesi” ki bu çok önemli bir alan. Hem değerler anlamında hem de mikro-milliyetçiliğin, devlet kapasitesinin yönetimi anlamında, devlet doğasının değişimi anlamında önemli bir alan olmasına rağmen bu konuda çok ciddi tartışmalar görmüyorum. Çünkü Batıda son 60 yılın, 2008 krizine kadar düşündüğümüzde Sovyet kaldıracıyla inşa edilmiş bir orta sınıf var. Çünkü Batı’daki materyalist ve kapitalist sistem içerisinde emek hakları ve orta sınıfın gelişmesine hiçbir zaman çok cömert davranılmadı. Fransız Devrimi’nden 50 yıl sonra 12 yaşından küçük çocukların günde 12 saat çalışacağı karara bağlanabilmişti. Bunu bu anlamda bir örnek olarak söylüyorum. Son 60 yılda inşa edilen orta sınıf özellikle son 10 yıldır Çin kaldıracıyla hızlı bir şekilde tasfiye oluyor. Bugün Fransa özelinde Avrupa’da yaşananlar bunların sonucu.
 
Fransa 1789 Devrimi’nden bu yana Avrupa’da hep devletin değişiminin laboratuvarı olmuştur. Şu anda Fransa emek haklarını kısıtlamak ve işveren lehine düzenlemeler yapmak istiyor. Bunun sonucunda çalışan sınıf isyan ediyor, greve gidiyor, nükleer santrallerin çalışmasını engelliyor. Bir şekilde bu iş bir neticeye kavuşacak fakat hükümet de geri adım atmış değil. Ancak buradaki sorun, orta sınıfın elindeki imkanların yavaş yavaş geri alınacağıyla ilgili bir laboratuvar görevi görüyor olması. Bu durumun, Avrupa’nın geri kalan ülkelerine daha hızlı yansıyacağını görmemiz gerekiyor. Dolayısıyla mevcut standartların sürdürebilirliği artık mümkün değil. Bu, Avrupa Birliği ve dünyanın geri kalanı için bile artık söz konusu. Orta sınıfın tasfiyesi meselesinin, önümüzdeki 10 yıl için çok önemli bir konu olacağını, orta sınıfı olmayan ülkelerin ya kaosa ya da otoriter rejimlere doğru sürükleneceğini görmemiz gerekiyor. Önümüzde daha otoriter bir yönetim modelinin ortaya çıktığı bir dünyaya doğru şekilleniyoruz. Bunun da altını çizmekte fayda var.
 
Enerji, gıda ve su güvensizliği hepinizin bildiği bir konu. Dördüncü boyuta geçiş. Güvenlik, savunma, iletişim, eğitim gibi alanlarda artık sofistike bir boyuta geçiliyor. Dördüncü Sanayi Devrimi dediğimiz şey artık makinelerin birbiriyle konuşması olarak tarif edilen, teknolojinin artık insan müdahalesi en aza inmiş şekilde kendi kendini güncelleyeceği bir sisteme doğru gidiyoruz. Dördüncü Sanayi Devrimi’nin sonuçlarının ilk sanayi devriminin sonuçlarından daha fazla etki yapacağı üzerinde konuşuluyor. Bu yeni sürecin ve en önemlisi de istihdamda insan faktörünün zayıflaması ve tasfiyesinin hızlanması, robot kullanımının artması, karanlıkta çalışan ve 24 saat robotlarla üretim yapan sayısız fabrika söz konusu. Bu daha da arttığında üretimde insan kaynağının tasfiyesinin ortaya çıkaracağı değerler sorunu, istihdam sorunu, vergi sorunu gibi unsurların da çok önemli olmaya devam edeceğini görüyoruz. Çünkü artık otonom araçlar deneniyor. Şu an için bile denemeler başarılı ve birkaç yıl sonra bunlar kullanılmaya başladığında hiç şoförü olmayan araçlarla şehir içi veya şehirlerarası seyahat yapma imkânı olacak.
 
Son olarak “değişen devlet doğası ve beklenti yönetimi” kavramı. Bu bizim coğrafyamızda çok tartışılan bir kavram değil. Devletlerin işlevi ve anlamı değişiyor. Bu geleneksel, savunmacı, defansif, sert güce yatırım yapmış devlet kurumsallarının çok bir işe yaramadığını daha iyi göreceğiz. Bu anlamda da hayatın her alanında yumuşak güç kapasitesinin derinleştirilmesi ve Türk dünyası içerisinde ülkeler bazında ve ülkeler arasında yumuşak gücün güçlü bir şekilde idame ettirilmesi ve bu alandaki bütün araçların daha fazla kullanılmasına olan ihtiyaç da önümüzde duruyor.
 
Bu konjonktürde başarılı olmak için devlet paradigması olarak neye ihtiyaç var?  Siyasi hedefler ve ekonomi politikası ve sektörel hedefler arasında bir uyum olması gerekiyor.  Bunu şu anda İslam dünyasında başaran tek ülke göreceli olsa da Malezya’dır. Türkiye de bunu henüz başarmış değil. Bu bir öz eleştiri. Ülkenin siyasi hedefi, buna uygun ekonomi politikası olması ve sonra dış politika, sağlık, turizm gibi sektörel politikaların bina edilmesi gerekiyor. Bu üçlü bütünlük olmadığı zaman da sayısız tekrar içerisinde sivil toplumda bizim de sıklıkla yaptığımız gibi sayısız milyonlarca tekrar içerisinde müthiş bir verimsizlik ve enerji kaybı söz konusu.
 
Bu üçlü formülü söylemesi kolay fakat kurumsal olarak oturtması zor olduğu için henüz başarıya ulaşamadık. Bu formülü oturttuğumuzda da, devlet içi dengelerin, yerel yönetimlerin, sivil toplumun, iç-dış diaspora, özel sektör, medya, akademi gibi bileşenlerin de bu konsensüs ve bu üçlü makro formül etrafında birleşmesiyle ancak makro politikaların başarılı olabileceğini görmemiz gerekiyor.
 
Bu küresel fotoğraf içerisinde Türk dünyası ve bugün yaptığımız iş ne anlama geliyor, onun üzerinde durarak sözlerimi bitirmek istiyorum. Türk dünyası dediğimiz kavram hem bağımsız Türk Devletlerini kapsıyor hem de Rusya başta olmak üzere bir çok ülkede bulunan özerk yapıları kapsıyor. KKTC gibi Türkiye’den başka henüz kimsenin tanımadığı devlet yapılarını kapsıyor. Bütün dünyadaki hem Türkiye’nin hem diğer kardeş ülkelerin diasporalarını kapsıyor. Ayrıca etnik olarak Türk olmayıp kendini Türk hisseden çok sayıda akraba topluluk var. Bu anlamda onları da kapsıyor. Örnek olarak; yakın zamanda bir kongre yaptık. Latin Amerika’daki ‘’Los Turcosları” aldım. Şu anda Latin Amerika’daki 33 ülkenin nüfusunun yaklaşık %10’u ‘’Los Turcos’’ olarak adlandırılıyor. Bunlar Birinci Dünya Savaşı öncesinde, savaş yıllarında ve sonrasında Osmanlı tebaası ve Osmanlı pasaportuyla ağırlıklı olarak Suriye ve Lübnan’dan Latin Amerika’ya göç eden Osmanlı vatandaşları. Dolayısıyla bunlar gittikleri ülkelerde  ‘’Los Turcos’’ olarak adlandırılmıştı. Bunların bir kısmı Ermeni vatandaşımız, bir kısmı Musevi, bir kısmı Hristiyan, bir kısmı da Müslüman. Bunlar bulundukları ülkelerde çok önemli konumlara gelmişler ve içlerinden çok sayıda önemli insan devlet başkanlığına varıncaya kadar toplumda değişik kademelere gelmiş.
 
Dünyanın ikinci zengini olarak bilinen Carlos Slim yani “Selim” aslında bu şekilde bir ‘’Los Turcos’’. Türk dünyası dediğimiz kavramın çok geniş bir potansiyeli ifade etmesi açısından bunu örnekledim. Bizim önümüzdeki zihinsel eşik; kardeşlik - dostluk edebiyatı değil. Bunları yüzlerce yıldır söylüyoruz, 25 yıldır da biz defalarca söyledik. Önümüzdeki zihinsel eşik; sektörel ve finansal derinleşme, kanalların karşılıklı güçlendirilmesi. Bu sivil kapasite, sektörel ve finansal derinleşme her alanda ne kadar sağlamlaştırılabilirse bu yüzeysel krizlerden ve günü birlik konuşmalardan da o kadar kurtulacağız demektir.
 
Kimlik coğrafyalarına yönelik yapılan çalışmalarda bir temel açmaz var. Din, dil, tarih ve coğrafyaya çok fazla atıf yapılarak, yapılması gereken işlerin ertelenmesi ya da kolaycılığa kaçılması. Dün TÜRKPA’nın sayın genel sekreteriyle konuştuk. İşte bu dil ve tercüme konusunda farklı konularda aradan geçen 25 yıla rağmen ne kadar az yetişmiş uzmanımız olduğunu beraber müzakere ettik. Yakında katıldığım bir toplantıdan örnek verdim. Arap düşünce kuruluşlarının bir araya geldiği bir toplantıya katıldım ve orada sonuç deklarasyonuna giren maddelerden birisi şuydu; Arapların 20 Türkist uzman yetiştirmesi, Türkiye’nin de 20 Arabist uzman yetiştirmesi şeklinde bir karar alındı. Dolayısıyla hala 20 uzmandan bahsediyorsak bu anlamda ciddi bir kapasite eksikliğinin olduğunu görmemiz gerekiyor.
 
Entegrasyon konusuna başta değinmiştim. Bu anlamda Türk dünyasının içinde bulunduğu coğrafyadaki farklı entegrasyonlara dikkat çekmek gerekiyor. Bu anlamda bu entegrasyonların sunduğu fırsatlar ve her devletin kendine göre öncelikleri, riskleri, tehditleri, farklı komşulukları var. Maksimum empati içerisinde entegrasyonun daha da nasıl derinleştirileceği üzerinde durulması gerekiyor.
 
Türk Konseyi’ne Türkmenistan ve Özbekistan hâlâ üye olmuş değil. Dün Akil Kişiler Kurulu Toplantısı’nda bir karar alındı ve Akil Kişiler Kurulu’nun bu iki ülke otoritelerine sivil ziyarette bulunularak Türk Konseyi’ne katılmalarına dikkat çekmek noktasında bir seyahat yapılması da kararlaştırıldı. Tabii bizimkisi katkı, son karar yine karar alıcıların.
 
Burada entegrasyon konusunda Türk dünyasını çok yakından ilgilendiren bir şey var, o da  ‘’One Belt One Road’’ diye isimlendirilen Çin’in yeni İpek Yolu projesi. Bu hem denizden hem de karadan dolaşarak bütün Türk dünyasını ve Türkiye’yi kapsıyor. Bu Çin’in yeni küresel entegrasyon projesi. Bunun detaylarıyla yeterince ilgilenmediğimiz kanaatindeyim. Çok büyük paraların ayrıldığı ve 2049 yılına kadar tamamlanması öngörülen bir küresel entegrasyon projesi. Bildiğiniz gibi tarihin ilk küresel entegrasyonu o günün şartları içerisinde İpek Yolu idi. Çin bunu tekrar yorumlayarak yeni bir entegrasyon çalışması üzerinde hareket ediyor. Bunun da Türk dünyası için ne fırsatlar ve ne riskler oluşturduğu konusuna çok fazla eğilmek gerekiyor.
 
Her zaman ısrarla söylediğimiz, “orantılı risk karşılıklı bağımlılık”. Yani herkesin gücü kadar risk alması ve karşılıklı bağımlılığın inşa edilmesi. Çünkü Allah indinde de, kullar indinde de kimse gücünden fazla adaletten sorumlu değildir. Gücünüzden fazla adalete kalkışırsanız elinizdekini de kaybedebilirsiniz.
 
Bu ilişkilerin gelişmesinde bir diğer stratejik sektör; “güvenlik ve savunma” konusu. Çünkü güvenlik ve savunma; devletler ve halk için, hem iç hem dış güvenlik için en temel konu. Bu alanda Türk dünyasında yapılan işbirliğinin diğer alanlarda çarpan etkisi yapacağının altını çizmek gerekiyor. Bugün Katar ısrarla Türkiye’ye askerî üs vermek istiyor ve bu konu Meclis’in de onayından geçti. Türkiye tam 100 yıl sonra Doha’da üs açıyor.  Bu sadece dostlar alışverişte görsün kabilinden bir anlaşma değil. Çünkü İran ve Batılı dostları arasında sıkışmış olan Körfez ülkeleri, Türkiye’nin bir denge olmasını istiyor.
 
Türk dünyası içinde çok ciddi riskler var. Kuzeyden Rusya, doğudan Çin ve daha küçük aktörler. Özellikle ABD başta olmak üzere daha Batılı aktörlerin planları içerisinde Türk devletlerinin çok farklı kategorilerde riskleri var. Bir takım sorunlara gebe durumda bulunuyorlar. Güvenlik ve savunma alanında başarılabilecek ne varsa maksimum işbirliğinin; hem Türkiye’yi hem de diğer Türk devletlerini karşılıklı olarak güçlendirebileceğini  görmemiz gerekiyor. Bu anlamda kişisel olarak Azerbaycan’ın dış politikasını takdirle izliyorum. Çünkü Rusya ve Batı arasında Türkiye’yi bir denge olarak konumlandırma konusunda çok başarılı ve sürdürülebilir bir politika izliyor. Bu anlamda hiç kimse hiç kimsenin alternatifi olmadan, yani Türkiye Rusya’nın ya da Amerika’nın alternatifi değil fakat mevcut güç dengeleri içerisinde daha fazla güvenlik ve savunma alanında işbirliği yapılmasının, diğer alanlardaki işbirliğinin de büyük çarpan etkisi yapacağını görmemiz gerekiyor.
 
Güç ve adalet konusunu, bizim ahlaki temellerimizin yaptığımız her işe yansıması olarak özetleyebilirim. Çünkü her zaman dile getirdiğimiz gibi tek amaç güce ulaşmak değil, bu güce meşru bir şekilde ulaşmak ve bu güçle adalet inşa etmek.
 
‘’Stratejik İletişim: Referans Değerler, Kurumlar, Kişiler’’ şeklinde bir ana tema belirledik. Ayrıca ‘’Türk Diasporası: Yeni Dönem Vizyonu ve Stratejik İletişim’’ konuları konuşulacak. Buradaki temel yaklaşım; biz stratejik iletişimi, biraz daha iyi planlanmış iletişim gibi anlıyoruz. Aslında kişisel olarak ben de dahil olmak üzere bu konu üzerinde çok çalışmamız gerektiğini düşünüyorum. Çünkü geçen yıl NATO bütün konseptini “stratejik iletişim” olarak yeniden değiştirdi ve yeni bir birim oluşturdu.
 
“Stratejik iİetişim” artık güvenliğin en temel noktası. Sosyal medya dâhil olmak üzere iletişiminizin ne olacağına, nasıl yönetileceğine ve bu iletişimin eksi ve artı yönde ne tür sonuçlar doğurabileceğine karar veriyorsanız bir ülkeye askerî sert güçle müdahale etmenize çok gerek kalmıyor. Stratejik iletişimi farklı bir bakış açısıyla yorumlamaya ihtiyaç var. Bu stratejik iletişimi sağlayabilmek için de bizim referans değerleri, kurumları, kişileri yeniden yorumlamamıza ihtiyaç var. Çünkü tek bir Dünya Devleti’ne doğru giden uluslararası sistemde kültürün de tek tipleşmesi söz konusu. Güney Asya’da bin küsur olan pirinç çeşidi sayısı şu anda endüstriyel tarım şirketleri tarafından 3’e indirilmiş durumda. Bunu bir örnek olarak veriyorum.  Çok büyük bir “tek tipleşme” var. Bu “tek tipleşmeye” direnmenin yolu da referans değerler, kurumlar ve kişileri yeniden yorumlamak. Burada da yine açmaza düştüğümüz nokta ise bu değer kişi ve kurumları tarihten alarak, övünerek ve tarihi hikaye olarak anlatarak mutlu olmamız.
 
Aslında bu Forum’da amaçlanan; bu referans kişi, kurum ve değerlerin yeniden yorumlanması. Yani Hoca Ahmet Yesevi’nin ruhaniyetinden, üslubundan ve yaptıklarından bugün nasıl bir uygulama ve kurumsallaşma çıkarılabilir ya da geçmişteki devlet tecrübesi, değerler tecrübeleri bugüne nasıl uyarlanabilir, bunun arayışı içerisinde olacağız.
 
Bir de mesela 16. yüzyılda Osmanlı’da çok başarılı olmuş kurumlar var. Fakat o kurumların bugün tekrar kurulabilirliği ve yaşatılabilirliği söz konusu değil. Çünkü sosyoloji, teknoloji ve devlet altyapısı değişti. Ancak, o kurumların ruhundan bugün nasıl yeni modeller ortaya çıkarılabileceğinin arayışı içinde olmamız gerekiyor. Özellikle kültürel “tek tipleşmeye”, değerlerden uzaklaşmaya ve bunun sonucunda da hem ulusal hem de uluslararası statüyü kaybetmeye neden olacak olan değerlerin, kurumların, kişilerin yeniden yorumlanması ve hayata kazandırılması gerektiğini düşünüyorum.
 
Küresel “Türk” algısında da çok ciddi bir aşınma var. Çünkü tarihle çok övünüyoruz fakat Batılılar bize dönüp diyorlar ki “siz kurumsal olarak bir yaşayın da biz görelim, tarihiniz güzel ama bugünlerde neredesiniz, hangi sektörde öndesiniz” gibi haklı eleştiriler yapıyorlar. Küresel “Türk” algısını da güç ve adaletle temsil etme noktasında çok ciddi sorunlarımız var.
 
Bu sorunların ağırlaşmasını sağlayan sebeplerden bir tanesi de Ermeni meselesi. Bildiğiniz gibi bugün Federal Almanya Parlamentosu’nda da Türkiye’nin aleyhine bir sözde soykırım kararı oylanacak. Bu sürece diğer Türk devletleri çok ilgili olmadılar. Fakat Azerbaycan ve Türkiye’yi çok yakından ilgilendirdiği için bu iki ülke çok önde durdu. Fakat diğer Türk devletlerinin de bu konuya ilgi göstermesi gerekiyor. Çünkü birbirine bağlı taşlar gibi, biri düşerse diğerleri de düşer.
 
Karabağ’daki durum, KKTC’deki müzakereler, Suriye ve Irak Türkmenlerinin artık fecaate ulaşan kötü şartlardaki durumları gibi birçok sıcak sorunumuz var. Burada İran Türklerine de değinmek istiyorum. İran bizim dost, kardeş ülkemiz. Azerbaycan için de öyle.  1639 yılından beri İran’la savaşmadık. O tarihten bu yana aramızda bir sıcak savaş olmadı. Köklü bir geçmiş ve dostluk var. İran’da yaşayan yaklaşık 30 milyon Türk var. Bu son bir yıldır yaşanan gelişmeler ışığında, İran’ın Batı ile nükleer anlaşmayı yapmasından itibaren İran da bir esneme, bir entegrasyon politikası izleniyor. Birkaç gün önce Sayın Ruhani hem Türklere hem diğer milliyetlere anadilde eğitim sözü verdi. Dolayısıyla oradaki Türklerin bundan sonra biraz daha rahat hareket edebileceği ve Türk dünyasının geri kalanından kültürel anlamda daha fazla beklenti içerisinde olacağını öngörerek bazı çalışmalar yapılması gerektiği kanaatindeyim.
 
Son olarak; Dünya Türk Forumu beşinci yılına girdi. Çok şükür bugüne kadar aksamadan geldi, bundan sonra da aksatmamak niyetindeyiz. Tabii, sizlerin çok ciddi kişisel, kurumsal katkı ve desteklerine ihtiyacımız var. Şu ana kadar kurumsallaştırdığımız enstrümanlar; Forumun kendisi, Akil Kişiler Kurulu ve Kızıl Elma Ödülleri ki bu akşam da çok önemli isimler ödül alacak, hep beraber katılım sağlayacağız. Bu yıl ki Deklarasyon’a bir kadın inisiyatifi eklenmesi, bir de Türk devletleri arasındaki düşünce kuruluşlarını bir araya getiren bir platforma gidilmesi yönünde iki yeni taslak teklif var. Bunu sadece paylaşıyorum. Deklarasyon’a girerse ve bu yönde bir inisiyatif oluşursa inşallah Forum’dan itibaren gerekli çalışmalar yapılacak.
 
Çok teşekkür ediyorum. Saygılar sunuyorum.        
 
( 5. Dünya Türk Forumu | TASAM Başkanı Süleyman Şensoy’un Açılış Konuşması | 02.06.2016, İstanbul )
 
Diğer Yazıları
© 2017 TASAM Tüm hakları saklıdır.
Developer KILIC