Medyanın Suriye Hezeyanı
Yasin ATLIOĞLU
Yasin ATLIOĞLU
Yayın Tarihi : 21.6.2011

 Bu yönlendirmeler ve internet üzerinde yayılan doğrulu meçhul haberler Arap Orta Doğusu’nda zalim diktatörlerle özgürlük isteyen bilinçli devrimciler arasında bir savaş olduğu izlenimine yol açıyor ve çoğu zaman bir hezeyana dönüşüyor. Türk medyası ve köşe yazarları da bu rüzgâra kendini kaptırmış durumda. Türk medyası özellikle son günlerde yanı başındaki komşusu Suriye’de olan şiddet olaylarını Batılı kaynaklar üzerinden veya internetten gelen güvenilirliği tartışılır bilgilerle analiz etmeye çalışarak hem Türk kamuoyunu yanlış yönlendiriyor hem de kendi zafiyetlerini ortaya seriyor. Dünyada ve Türkiye’de medya kurumlarının böyle bir işlev görmesiyle, insanların algılamalarında sanal bir Suriye yaratılıyor. Böylece son yıllarda Türkiye’nin Orta Doğu’daki proaktif dış siyasetinin en önemli yardımcısı olan, Türkiye ile ticaret hacmini 2 milyar doların üzerine çıkaran, kendi topraklarında PKK terör örgütünün faaliyetlerini bitiren, 2 milyon Iraklı mülteciyi ülkesinde misafir eden ve geçen yıl Filistin’e giden Türk sivil eylemcilere topraklarını açan Suriye gidiyor, yerine bir diktatör tarafından yönetilen, baskı ve zulüm altında ezilen ve 300-500 kişinin birkaç ufak kentte devlet binalarına saldırmasıyla yıkılacak bir Suriye geliyor. Dış siyasette yönelik realist ve çıkara dayalı analizler bir yana bu kadar ahlak anlayışından yoksun bir bakış açısı insanı canını sıkıyor. Bu tablo karşısında Suriye’den yeni dönmüş ve Beşşar Esad dönemiyle ilgili akademik bir tez ve çok sayıda makale yazmış bir araştırmacı olarak kendimi bir şeyler söylemeyi zorunda hissediyorum.

Medyadan İnciler

Pazartesi sabahı Hatay Cilvegözü sınır kapısından geçerek Türkiye’ye ulaştım. Türkiye’ye girdiğim beri Türk medyasında çıkan haber ve yorumlara göz atıyorum. Suriye’de olan şiddet olaylarının Türk medyasına yansımaları beni şaşkına çevirdi. Acaba Türk medyasının bahsettiği Suriye ile benim geldiği Suriye aynı ülke değil mi soruyorum kendime. Okuduğum Türk gazetelerinde dikkatimi çeken en kışkırtıcı başlık –bir tesadüf olmasa gerek- Taraf gazetesine ait. Gazete, Suriye’de Cuma namazından sonra çıkan şiddet olaylarını “İkinci Esad Katliamı” başlığıyla duyuruyor. Muhtemelen bir Batılı kaynaktan çevrilmiş ve abartılı sözlerle süslenmiş bir haber. Haberi hazırlayanların Der‘aa’nın Suriye haritasındaki yerlerini bildikleri bile meçhul. Ardından Milliyet’ten Semih İdiz’in köşe yazısı gözüme takılıyor. AK Parti’nin Orta Doğu siyasetinin son gelişmelerin ardından alt üst olduğunu söylüyor. Bu konuda aceleci bir yaklaşım sergileyen İdiz, ilginç bir şekilde Suriye ile vizenin kaldırılmasının bu ülkede doğacak bir karışıklık halinde Türkiye’ye mülteci akını başlatacağı ikazını yapıyor. İdiz de Suriye’deki olanların farkına varamamış gözüküyor, ikazı ise oldukça anlamsız. Onun bakış açısıyla olaylara bakarsak şu soruları sormamız gerekiyor: Irak’la vize uyguluyoruz da ne oluyor, sürekli terörist akını olmuyor mu ülkemize? Suriye’de Türk sevgisinin bu kadar olumlu olduğu bir süreçte bizi böyle korkular mı yönetmeli? Suriye’de kargaşa olursa daha büyük meselelerle uğraşmayacak mıyız? Neyse Sabah Gazetesi’nde Ömer Taşpınar’ın köşe yazısına geçiyorum. Suriye krizi Ankara’yı ABD ile ilişkilerde zorlayacak uyarısında bulunan Taşpınar, ardından Washington’dan Suriye’de beklenmedik bir çabukluk içinde gerçekleşen kitle gösterileri ve yüksek ölü sayısı konusunda bizi aydınlatıyor.

Tüm bunlarla birlikte bir de hayalperest ideolojilerinin peşine takılıp Suriye’deki şiddet olaylarını kendi tutkularına mahkûm ederek yorumlayanlar da var. “İslam Birliği'nin Nüvesi Olarak Türkiye-Suriye Birliği” adlı kitabın yazarı olan samimi iyimser Hakan Albayrak, 23 Mart’ta “Hani Suriye'de ayaklanma çıkmazdı?” başlıklı yazısında Suriye’de baskıcı Baas rejimine karşı sonunda halkın isyan ettiğini ve bu isyan ateşinin ülkenin her yerini sardığını söylüyor. Albayrak sözlerine şöyle devam ediyor: ‘Allah, Suriye, Beşşar, İşte O Kadar!’ sloganının yerini ‘Allah, Suriye, Özgürlük; İşte O Kadar’ sloganı alıyor artık”. Yazının sonunda her şeye rağmen Beşşar Esad’la devam edilebileceğine dair bir açık kapı da bırakıyor Albayrak. Birkaç gün sonra Suriye’den gelen şiddet haberlerinin yükselmesi Albayrak’ın cesaretini artırıyor ve 28 Mart’taki yazısına “Provokasyonların anası: Diktatörlük” diye başlık atıyor. Suriye hükümetinin ve Suriye Devlet Televizyonu’nun açıklamalarını inandırıcı bulmayan Albayrak, Baas rejiminin isyan eden halka saldırdığını ve 100’den fazla “şehit!” olduğunu söylüyor. Tabii son zamanlarda herkese “şehit” denmesi galiba İslam dini içinde çok özel bir anlamı olan şehit kavramının içinin yavaş yavaş boşaltılması ve gerçek şehitlere yapılan bir saygısızlıktan başka bir şey değil. Ayrıca Albayrak’ın yorumlarının aşırı duygusal bir siyasal İslamcı ideoloji içerdiği aşikâr. Bu ideolojik bakış da Suriye’deki olayları geniş kitlelerin desteklediği İslamcı bir isyan olarak sunmasına yol açıyor.

Suriye’de Baas Devrimi

Geçtiğimiz Perşembe günü medyadaki abartılmış haberlerin tesiriyle İstanbul’dan birkaç arkadaşım telefonla beni aradı. Ben onlara Şam’da durumun gayet normal olduğunu, hatta biraz önce dışarıdan geldiğimi herkesin hükümete destek vermek için Beşşar Esad fotoğrafları ve Suriye bayraklarıyla sokaklara döküldüğünü söyledim. Arkadaşlarımdan biri “desene Suriye’de devrimi Baas yapıyor” dedi. Gerçekten son bir haftadır Suriye’de hükümete destek için yapılan gösterileri gören birinin Suriye futbol takımının dünya şampiyonu olduğunu veya Baas’ın bir devrim yaptığını düşünmemesi mümkün değildi. Fakat uluslararası medya ve Türk medyası bunları yansıtmak yerine bambaşka bir Suriye tablosu çizmeyi tercih etti.

Daha önce de söylediğim gibi Suriye’de şiddet olaylarının devam ettiği günlerde Şam’da bulunuyordum. Bu yüzden benim bu konuda söyleyeceklerimin kaynağı Suriye’de gördüklerim ve 8 yıldır bu ülke hakkında yaptığım çalışmalar olacak. Son 10 gün boyunca Suriye Devlet Televizyonu’nun yaptığı yayınları yakından takip ettim. Bu yayınların inandırıcılık düzeyini Albayrak tatmin edici bulmasa da bana göre bu yayınlar Suriye’deki Baas’ın toplumla karşılıklı ideolojik bağlarını ve kamuoyu diplomasini nasıl kullandığı görme açısından oldukça manidar. Ayrıca Perşembe gününden beri Suriye’nin her kentinde hükümeti desteklemek için yapılan sokak gösterileri ülkedeki güç dengelerini anlama açısından büyük önem taşıyor. Bu gösterilerin Şam’da yapılan bir kaçını izleme ve gösterilere katılan insanların şiddet olayları karşısında gösterdikleri tepkileri gözlemleme şansı elde ettim. Şam’daki gösterilerde en dikkat çekici objeler herkesin ellerinde taşıdığı veya arabasına astığı Beşşar Esad fotoğrafları ve Suriye bayraklarıydı. Sokaklarda en çok yankılanan slogan ise “Kanımız canımız sana feda ey Beşşar!” oldu. Bu objelerin ve sloganın kullanılmasının Suriye’deki günlük yaşamında çok da anormal olmadığı aşikâr. Bununla birlikte sokaklardaki Suriyelilerin coşkusunun ve devlete verdiği desteğin bir samimiyet içerdiğini kesinlikle söyleyebilir. Bunun da bir nedeni olsa gerek.

<<>>

Suriye Devlet Televizyonu’nda yapılan yayınlarda ve sokaklardaki halk gösterilerinde sürekli tekrarlanan bazı sözcüklerin içeriğini anlamak Suriye halkının hükümete niçin destek verdiğini anlamamızı da kolaylaştırıyor. Bu sözcükler: “vatan”, “istikrar”, “güvenlik ve “tek lider”. Türkiye’deki siyasal İslamcıların büyük kısmı Suriye’yi sadece siyasal İslamcı radikallerden oluşan bir halk zannediyor. Mesela Suriye’yi iyi bilen Hakan Albayrak’ın bile ülkedeki dini ve etnik azınlıkların çıkan şiddet olaylarına karşı tepkisine veya niçin onların devlete destek verdiklerine değinmemesi ilginç. Oysaki Suriye’nin tarihini ve kendine özgü siyasal ve toplumsal şartlarını bilmeden bu ülkede olanları yorumlamak mümkün değil. Her şeyden önce vatan kavramına dayalı Suriye milliyetçiliğinin tarihi (Butros Bustani’den beri) ve Baas düşüncesinin Suriye’ye kazandırdığı olumlu yanlar Suriye’yi diğer gerici-Arap monarşilerinden farklılaştıran en önemli faktörler. Bu aslında medeni (kentli) Arapla bedevi Arap arasında farkın bir göstergesi. Bu bağlamda Suriye halkının büyük çoğunluğunun Suriye’yi bir vatan olarak gördüğü ve ona karşı bağlılık hissettiği aşikâr. Şam sokaklarında görülen Suriye bayraklarının sayısal olarak Beşşar Esad fotoğraflarıyla rekabet etmesi –hatta aşması- vatan duygusu ve birleştirici tek lider ihtiyacının halk düzeyinde bir yansımasını ifade ediyor. Bununla birlikte bir şeyin daha altının çizilerek vurgulanması gerekiyor. 19.yy’ın sonundan bugüne kadar Suriye coğrafyasında milliyetçi ideolojiler dine dayalı olanlardan daha etkili olmuş ve toplum düzeyinde kabul görmüştür. Bu yüzden siyasal İslam’a dayalı ideolojik fikirlerin Suriye’de -dün de bugün de- geniş kitleler tarafından kabul görmediği ve birleştirici siyasal ve toplumsal bir proje öneremediği söylenebilir.

Baas’ın Farklı Dinlere/Mezheplere Eşit Yaklaşma Prensibi

Suriye’de Baas düşüncesi ilk ortaya çıktığı zamanlardan bu yana farklı siyasal liderler tarafından otoriterleştirilmiş olsa da bir özelliğini hala sürdürüyor. Bu devletin farklı dinlere/mezheplere eşit yaklaşma prensibi. Suriye’de farklı dinden ve etnik gruptan insanın bir arada yaşamasını sağlayan bu prensip özellikle ülkedeki azınlıkların varlığını garanti altına alıyor. Bu yüzden Beşşar Esad’a destek gösterilerinde ön sıralarda Dürzî şeyhler ve Hıristiyan rahiplerin yer alması bir rastlantı değil. Hem Dürzîler hem Hıristiyanlar mevcut rejimi dini özgürlüklerinin ve varlıklarının garantisi olarak görüyor ve radikal İslamcıların ülkede iktidara gelme ihtimali onlarda büyük bir korkuya sebep oluyor. Bu korkunun boş olmadığı da Suriye bölgesindeki tarihsel olaylarda saklı. Suriyeli Hıristiyanların bilinçaltında 150 yıl önce Şam’da 5 binden fazla Hıristiyan’ın öldürüldüğü ve evlerinin yağmalandığı olaylar hala canlılığını koruyor. Suriye’deki Sünnilerin çoğunun Dürzîlere karşı önyargılı fikirlerini hala muhafaza ettiği de aşikâr. Size geçen yaz Şam’da şahit olduğum bir olaydan örnek vereyim. Sünni bir Suriyeli arkadaşımla sohbet ederken konu Dürzîlere geldi ve ben de onlar hakkında ne düşündüğünü sordum. Arkadaşımın Dürzîlerle ilgili söyledikleri beni şaşkına çevirdi. Türkiye’de Alevi vatandaşlarımıza yönelik “mum söndü” iftirasının bir benzerinin Suriye’de Dürzîlerle ilgili kullanıldığını öğrenince –her iki grup kendilerini Şii İslam’ın bir parçası olarak nitelendirse de her ikisi arasında hiçbir tarihi münasebet söz konusu değildir- Dürzîlerin radikal İslamcılara yönelik endişelerini anlamak kolaylaşıyor. Diğer yandan Suriyeli Sünnilerin büyük çoğunluğunun Baas’ın farklı dinlere/mezheplere eşit yaklaşma prensibine dayalı sekülerizmini benimsedikleri ve bundan taviz verme niyetinde olmadıklarını da belirteyim. Bunu Suriyeli bayanların günlük kıyafetlerinde bile kolayca görebilirsiniz. Açık ve başörtülü (hijablı) bayanların bir arada rahatça dolaşabilmeleri, hatta başörtülü bayanların Batı’nın bir simgesi olan kot pantolonları hijabla birlikte giymeleri Baas’ın sekülerizmle İslami değerlerin bir arada yaşayabildiğinin göstergesi. Suriye hükümetinin ülkenin kültürüyle uyuşmadığından dolayı nikabı (yüzü tamamen örten siyah kıyafet) geçen yıl üniversitelerde yasakladığını da belirtelim. Zaten Suriye’de nikab ve benzeri kıyafetler giyenler Suriyeliler olmaktan çok ülkedeki İranlılar ve Körfezden gelen Araplar. Fakat bu yasak kararının ülkedeki radikal İslamcılarda tepki doğurduğu aşikâr. Buna ek olarak Suriye hükümetinin ülkedeki İslami eğitim kurumlarının ve dini cemaatlerin faaliyetlerine karşı aşırı derecede hoşgörülü davrandığını söylemek gerekiyor. Şam’ın İslami eğitim almak için popüler bir merkez olmasının sebebi de bu zaten.

Suriyelileri hükümete verdiği desteğin diğer bir nedeni de tabii ki güvenlik ve istikrar. Beşşar Esad döneminde Suriye’nin çevresindeki Arap ülkelerinde yayılan çatışmalar ve insanlık krizleri Suriye halkının ülkelerindeki güvenlik ortamına dört kolla sarılmalarına yol açıyor. Suriye’de kimse Irak’taki vahim durumun ülkelerinde olmasını istemiyor. Geçen hafta Şam’da konuştuğum Suriyeliler de ortak endişe, sahip oldukları güven ortamını kaybetme korkusuydu. Bu güvenlik kavramı sadece dış tehditlere karşı bir siyasal bir anlam taşımıyor. Suriye içinde adi suç (hırsızlık, gasp, cinayet gibi) oranları oldukça düşük. Bu durum, devletin otoriter yapısından ve kapitalist yapıların ülkeye hala tam olarak girmemesinde kaynaklandığı gibi Suriye insanlarının günlük yaşamda mülayim ve kavgaya çok da eğilimli olmayan yapılarından kaynaklanıyor. Belki de bundan dolayı geçen hafta Suriye’de olan şiddet olayları ülkede en çok siyasetle ilgisi olmayan sıradan insanları etkiledi. Şimdi gelelim bu şiddet olaylarının analizine.

<<>>

Radikal İslamcı Provokasyonlar ve El-Cezire

15 gündür Suriye’de devam eden şiddet olayları, ülkenin Ürdün sınırına yakın Der‘aa kentinde başladı ve birkaç kentte küçük çaplı şiddet eylemleriyle devam etti. Çatışmaların Der‘aa’da başlaması kentin toplumsal yapısı düşünülünce bir tesadüf değil. Sünni bir kent olarak bilinen Der‘aa, coğrafi konumu dolayısıyla medeni (kentli) Arap kültürüyle bedevi Arap kültürü arasında bir geçiş alanı özelliğine sahip. Bundan dolayı Der‘aalıların yaşam tarzı, kültürü ve hatta kullandıkları yerel Arapça bile kentin çok yakınındaki başkent Şam’dan büyük farklılıklar arz ediyor. Ayrıca tarihi olarak Havran bölgesinin içinde yer alan Der‘aa, aşiret yapılarıyla birlikte İslamcı grupların etkili olduğu bir kent. Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde Der‘aa’da çıkan isyan hareketleri de aşirete dayalı toplumsal düzenin merkezi otoriteye karşı isyan etme potansiyelinin yüksek olduğunun bir göstergesi. Der‘aa’da başlayan şiddet eylemleri daha sonra kentin kuzeyindeki el-Sanameyn’e sıçradı. TRT dâhil Türk medya kurumlarının haberlerinde el-Sanameyn’in “Der‘aa’nın 120 kilometre güneyinde bir muhalif kenti” olarak nitelendirilmesi trajik komik bir durum. Muhtemelen haberi hazırlayan veya İngilizceden çevirenler haritaya baksaydı, Der‘aa’nın 120 kilometre güneyinin Ürdün toprakları olduğunu rahatlıkla görebilirdi. Bazı Türk medya kurumları ise (Vatan gazetesi gibi) “Dera yakınlarındaki Samaniye kasabası” diyor el-Sanameyn için. Ayrıca Şam’daki Türk büyükelçiliğinin ülkede yaşayan Türk vatandaşlarına “acil” başlıklı uyarı mesajı yayınladığını iddia ediliyor. Şam’da benim hem Türk telefon hattım hem Suriye telefon hattım açıktı, bana kimse hiçbir mesaj göndermedi. Bu durumda iki ihtimal var, ya Türk büyükelçiliği benim Şam’da okuduğumu bilmiyor, ya da bu haber yalan. Telefonuma gelen tek uyarı mesajı geçen Pazar günü gelen Suriye İçişleri Bakanlığı’nın gösterilere katılmak için sizi yönlendirecek cep telefonu mesajlarına karşı dikkatli olun çağrısıydı.

Der‘aa kentinde ve çevresinde yükselen gerilim, geçen Cuma günü küçük çaplı şiddet olayları şeklinde diğer kentlerde sürdü. Başkent Şam’ın Kefersusa bölgesinde (Hizbullah lideri İmad Mugniye’nin Şubat 2008’de İsrail’in bir operasyonu sonucu öldürüldüğü yer) ve Mezze’de göstericilerle Suriye güvenlik güçleri arasında çatışmalar çıktığı haberleri yayıldı. Göstericilerle güvenlik güçlerinin çatıştığı diğer bir yer de Hama kentinin doğusundaki tarihi İsmailli kenti Salamiye’ydi. Ardından Lazkiye kentinden gelen bazı çatışma haberleri "ülkede bir Sünni-Alevi çatışması mı çıkıyor" gibi provokatif söylentilerin yayılmasını getirdi. Oysaki Suriye hükümeti, Lazkiye’deki çatışmaları kentin dışından gelen iki silahlı kişinin halkın üzerine ateş açması sonucu başladığını ve bir Sünni-Alevi çatışmasının yaratılmak istendiğini duyuruyordu. Aslında Suriye Devlet Televizyonu’nun Lazkiye’deki çatışmalara dair yayınladığı görüntüler, Lazkiye kentinin toplumsal yapısını biraz bilen herkes için bu Suriye’deki şiddet olaylarının çıkışı ve seyri, olaylarda bazı radikal İslamcı grupların (El-Kaide’ye bağlı gruplar, Müslüman Kardeşler ve şiddet yanlısı küçük cemaatsel oluşumlar) katkısı olduğunu gösteriyor. Ayrıca radikal İslamcı grupların bu girişimlerinin belli bir plan çerçevesinde uygulandığı ve Suriye yönetiminin zafiyetlerini ve hassasiyetlerini hedef aldığı aşikâr. Her şeyden önce Suriye, akıllarda otoriter bir polis devleti olarak kalsa da güvenlik güçlerinin hantal ve disiplinsiz görüntüsüyle iyi planlanmış bu tarz provokatif şiddet eylemlerinin yapılması için uygun bir zemin sunuyor. Ayrıca bazı uluslararası medya kurumları Suriye’deki şiddet olaylarını abartılı ve saptırılmış bir şekilde bir devrim veya isyan hareketi olarak dünyaya sunarak bu eylemlerin uyandırdığı tesiri arttırdı. Suriye’de şiddet olayları devam ederken bu işlevi Katar’ın El-Cezire televizyonu ve birkaç Batılı medya kurumu gerçekleştirdi. Tabii, video kayıtları, sanal alemdeki paylaşım siteleri bu provokasyonun araçları olarak kullanıldı. Batılı haber ajanslarından ve El-Cezire’den sağladığı bilgileri sorgulamadan -sadece İngilizceden Türkçeye çevirip- Türk halkına sunan Türkiye’deki medya kurumları da farkına varmadan bu provokasyonun bir ayağını oluşturdu. Türk medyası, sınır komşusu Suriye’deki gelişmelere o kadar Batılı medya ve el-Cezire üzerinden baktı ki bundan dolayı gazetecilik ahlakı ve halkı doğru bilgilendirme gibi konularda başarısız bir performans sergiledi.

Suriye hakkındaki provokatif yayınların kısmen başarıya ulaştığı ve Suriye’deki sıradan insanları bile geçen hafta boyunca tedirgin ettiği aşikâr. Bununla birlikte bu girişimlerin Suriye’deki yönetimi şiddet yoluyla sona erdirecek bir duruma ulaşamayacağı Suriye’nin siyasal ve toplumsal dengelerini bilen herkes tarafından tahmin ediliyordu. Suriye’de iktidar, hem halkın desteğine sahip hem de ülkedeki silahlı kuvvetleri sıkı bir şekilde kontrol ediyor. Durum böyle olunca da şiddet yoluyla iktidar değişimi sadece teoride kalıyor. Bununla birlikte şiddet olaylarının Suriye’deki iktidarın istikrarını ve gücünü sarsmaya –yıkmaya değil- yönelik bir uyarı olduğu söylenebilir. Bundan sonra Beşşar Esad yönetiminin bölgedeki ilişkilerinde ve dış siyasetinde Batılı güçlere karşı daha dikkatli olması –belki de tavizkar olması- gerekiyor. Libya’nın hali ortada.

Sonuç

Beşşar Esad yönetimi, göreve geldiği 2000 yılından beri rejimi değiştirmeye yönelik üçüncü dış kaynaklı komplo girişiminden başarılı kriz yönetimi ve halk desteğiyle çıkmayı başardı. Mart 2004’te Suriye’nin Türkiye sınırındaki Kürt kenti Kamışlı’da benzer bir provokasyon gerçekleşmişti. Eylül 2005’te ise Hariri Suikastı’nın araştıran Alman Savcı Detlev Mehlis’in hazırladığı tartışmalı raporun açıklanma sürecinde Suriye hükümeti uluslararası siyasi bir baskıya maruz kalmış ve bazı uluslararası medya kurumları ülkede rejimin yıkılacağı söylentileri yayılmıştı. Der‘aa’da başlayan son şiddet eylemlerin karakteri ise bu iki olayın bir karışımı gibiydi. Bu kez Suriye’ye hükümete karşı şiddet eylemlerinde kullanılan gruplar ülkenin Kürtleri değil radikal İslamcıları oldu. Bu şiddet eylemlerini dünyaya abartılı ve saptırılmış bir şekilde sunulma görevini ise bazı Batılı medya kurumları ve özellikle de Katar’ın El-Cezire televizyonu gerçekleştirdi. Suriye yönetimi, şiddet olayları karşısında –baba Esad dönemiyle karşılaştırıldığında- oldukça yumuşak bir tutum takındı. Son bir haftadır bazı idari tedbirler uygulayan Suriye yönetimi, ayrıca ülkedeki reform sürecinin hızlandırılacağına dair vaatlerini ortaya koyarak krizi yönetmeye ve durumu normalleştirmeye çabaladı. 30 Mart’ta Beşşar Esad’ın Suriye Halk Meclisi’nde yaptığı konuşma da bu çabaların bir parçası oldu.

Suriye’deki gelişmeler karşısında Türkiye’nin tepkisine gelince. AK Parti hükümeti, bazı Arap ülkelerinde sözde devrim hareketleri ortaya çıktığından beri kararsız ve muğlak bir dış siyaset izliyor. AK Parti hükümetinin Suriye’deki şiddet olayları karşısındaki tutumu ve açıklamaları da bu şaşkınlığa ve muğlaklığa bir tedirginliğin eşlik ettiğini gösterdi. Suriye gibi Türkiye’nin bölgesel güvenliği ve Orta Doğu siyaseti açısından anahtar ülkelerden birine karşı bu kriz sürecinde Türk karar alıcıların daha aktif siyaset izlenmesi gerekiyordu. Oysa AK Parti hükümeti, -belki de ülke içindeki siyasal İslamcı tabanının etkisiyle- Suriye’de kriz sürerken bu ülkeye desteğini göstermeye yönelik hiçbir ciddi ve kararlı adım atamadı. Aslında 2005 yılında Suriye uluslararası baskı altına kalındığında da AK Parti hükümeti aynı tedirginliği duymuş ve ABD yönetiminin baskısıyla Suriye ile ilişkilerini daha seviyeli hale getirmişti. Neyse ki o dönem Türkiye Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in Nisan 2005’te Şam’a yaptığı ziyaret Türkiye-Suriye ilişkilerinin gelişiminin sorunsuz sürmesini ve o kriz sürecinin atlatılmasını sağlamıştı. Bu son kriz sürecinde de AK Parti hükümetinin aktif tutum takınma konusundaki tedirginliği ve zafiyeti, ancak önümüzdeki 2-3 haftalık dönemde Türkiye Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Şam’a yapacağı üst düzey bir ziyaretle onarılabilir. Unutulmamalıdır ki siyasal istikrardan yoksun ve karmaşa içine düşen bir Suriye, şu an siyasal, ekonomik ve kültürel alışverişin üst seviyelere ulaştığı Türkiye-Suriye sınırını bir terör, şiddet ve güvensizlik alanına dönüştürebilir.

Diğer Yazıları
© 2017 TASAM Tüm hakları saklıdır.
Developer KILIC