Libya’ya Fransa’nın askeri müdahelesi kısa bir süre sonra, NATO komutasına devredildi. Türkiye de dahil olmak üzere sınırlı sayıda ülke operasyona destek veriyor. Libya’nın petrol, doğal gaz, yeraltı su kaynakları, uranyum yatakları gibi herkesin bildiği hedef seçilme nedenleri açık seçik ortadadır. Bundan daha da önemlisi, Akdeniz’in bir Batı gölü haline getirilme projesdir. 1990’dan bu yana Akdeniz’de Batı karşıtı ciddi bir deniz gücü yoktur. Sovyetlerin Soğuk Savaş döneminde Cezayir, Libya ve Suriye limanlarını kullanarak, bu denizde NATO’ya karşı bir deniz gücü dengesi sağladığı unutulmamalıdır. Bu sayede ABD ve NATO gerek kuzey Afrika’da gerekse, Ortadoğu’da askeri olarak büyük ölçüde kısıtlanmıştır. Böylece Cezayir, Libya, Irak, Mısır ve Suriye bir anlamda bağımsız siyasi kimlik ve rejimlerini koruyabilmişlerdir. Irak’a 1991 ve 2003 askeri müdaheleler Akdeniz’de hiç bir karşı deniz kuvveti olmadığından rahatlıkla planlanmış ve icra edilmiştir.Libya’ya Mart 2011’de başlatılan askeri müdahele ve Suriye’de askeri müdahele şartlarının oluşturulması çabaları, Akdeniz’in tamamen Batı kontroluna alınmasını amaçlamaktadır. Çünkü Küresel Sistemin emperyal sömürü planları yeniden Akdeniz’de yoğunlaşmıştır. Akdeniz, gerek kendi içinde barındırdığı petrol ve doğal gaz yatakları[1], gerekse Ortadoğu ve Rusya petrollerinin Avrupa’ya ve İsrail üzerinden Uzakdoğu’ya ulaştırılması yönüyle radikal bir jeopolitik değişim içine girmiştir. Akdeniz ayrıca, Afrika enerji kaynaklarının Avrupa’ya açılan terminali konumundadır. Daha global bir bakış açısıyla Akdeniz; Süveyş ve Türk boğazları bağlantısı nedeniyle, ABD için hem hegemonik amaçlı güç nakletme, hem de Karadeniz dahil, tüm bölge ülkelerini kontrol etme olanağı yaratan hayati bir deniz alanıdır. Bu bağlamda Akdeniz’de, karşıt askeri güçlerin akümülasyonu için kucak açan veya açması olası ülkelerin kontrol altına alınması gerekmektedir. Libya, Mısır, Tunus ve Suriye, Lübnan, Gazze, Kıbrıs, NATO üyesi olmasına rağmen Türkiye’ye bu kategorideki ülkelerdir.
Akdeniz’deki Güç Boşluğu
Rusya, Soğuk Savaş döneminde başarıyla sürdürdüğü şekilde, Akdeniz’deki güç boşluğunu doldurma cesaretini gösterememiştir. Putin yönetimi, ikibinli yılların başlangıcında Rus deniz kuvvetlerinin Akdeniz dahil dünya denizlerinde güç bulundurma sinyalleri vermekle beraber aradan geçen on yılı aşkın süredir, Akdeniz’de tehdit yaratabilecek bir deniz gücünü konuşlandıramamıştır. Şunu asla unutmayalım kuruluduğundan beri, ABD askeri gücünün en önemli ve en güçlü bileşeni Deniz Gücü olmuştur. Çünkü Amerika kıtasından Amerikan çıkarlarına giden yol üzerinde iki okyanus bulunmaktadır. 1991 yılında SSCB dağıldığında, dünya neden tek kutuplu hale geldi, SSCB’nin ABD’ye karşı denge sağladığı güç unsuru ne idi, SSCB’nin hangi gücü ortadan kalkmış veya zayıflamıştı ki, ABD dünyada rakipsiz kaldı? Bu sorunun tek cevabı vardı. Bu güç Deniz Gücü idi. SSCB dağılmasına rağmen; Rusya, ABD ile;
devam ettirebilmiştir.
Yeniden yapılanma ve sistem değişikliğinin, ekonomi üzerindeki olumsuz etkileri, en fazla Sovyet Deniz Gücü üzerinde görülmüş ve dünya denizlerinde dolaşan bu gücün idamesi imkansız hale gelmiştir. Sovyet Deniz Gücü, vurucu ve istihbarat toplama unsurları ile ABD Deniz Gücünü dünyanın bütün denizlerinde izleyerek, ABD’nin etkisini genişletme ve politikasını uygulamasına karşı, caydırıcı bir görev yaparken, aynı zamanda Sovyet ideolojisinin Küba,Yemen, Libya, Suriye, Mısır, Irak, Fas, Yugoslavya, Arnavutluk, Cezayir, Hindistan, Vietnam, Angola gibi ülkeler başta olmak üzere, üçüncü dünya ülkelerine aşılanmasında da baş rolü oynamaktaydı. Bu gücün önemli bir işlevi de, ABD liderliğindeki NATO ve AB deniz güçlerini belirli coğrafi alanlara angaje ederek, siklet merkezi oluşturmalarını önlemekti;
ile dengede tutarken; Karadeniz ve Baltık Filoları ile kendi anavatanına ulaşan kritik boğaz ve kanalları kontrol ediyordu. Sovyet Deniz Gücü, bir yandan denizlerde global dengeyi sağlarken, nükleer füzeli denizaltıları ve helikopter gemileri ile de, ABD anavatanını hem doğudan, hem batıdan tehdit edebiliyordu. 1979 yılında SSCB’nin dünya çapında gerçekleştirdiği OKEAN adlı deniz tatbikatının Batı dünyasında yarattığı yankılar çok büyük olmuştu. 1960’lı yıllarda Amiral Sergeyv Gorchov tarafından başlatılan çalışmalar ile zirveye çıkan Sovyet Deniz Gücü, 1991 sonrası yok olma noktasına gelmiştir. Mevcut gücün bakım ve onarım eksikliği nedeniyle korunamaması yanında, personelin maaşları ve diğer haklarının ödenememesi de bir başka zafiyet alanı yaratmıştır. Dağılma ile Karadeniz’deki ana üssü olan Sivastopol’u kaybetmiş, Ukrayna’dan enerji karşılığı 25 yıl süre ile kiralamak zorunda kalmıştır. Ayrıca Karadeniz ve Baltık’taki kıyılarının yarıdan fazlası Ukrayna, Gürcistan, Letonya, Estonya ve Litvanya’ya terk edilmiştir. Bu bağlamda, Türkiye ile Rusya’nın sınır komşuluğu sona ermiştir. Karadeniz Donanması amfibi gücü dahil taarruzi kabiliyetini tamamen kaybetmiş, kıyı savunma gücü haline gelmiştir. 1991’den bu yana, bütün denizler ABD Deniz Gücünün üstünlüğüne ve kontroluna bırakılmıştır. İşte bu nedenle, ABD tek kutuplu dünyanın süper gücü haline gelmiştir. SSCB ve ABD arasındaki dehşet dengesinin en önemli ayağı, ABD lehine kırılmıştır. Sovyet Deniz Gücü dengesi bozulmasaydı, ne Irak Kuveyt’e kolayca müdahele edebilir, ne de ABD 1991 Körfez Savaşında ve 2003 Irak harekatında bu derece serbest ve kaygısızca hareket edebilirdi. Sonuç olarak, ABD’yi süper güç ve tek kutuplu dünyanın lideri yapan, SSCB’nin dağılmasından daha çok, benzerini Osmanlı Devletinde de gördüğümüz, Deniz Gücünün rekabet kabiliyetini kaybetmesi ve denge unsuru olmaktan çıkmasıdır. ABD Deniz Gücünün konvansiyonel deniz harbi açısından halihazırda dünyada tehdit olarak kabul edilebilecek bir rakibi bulunmamaktadır. Putin’in iktidara gelmesi ile birlikte uyguladığı daha milliyetçi ve tutucu politikaların en kısa zamanda nükleer denizaltılardan başlayarak, ABD deniz gücünü en azından Akdeniz ve Orta Doğu’da dengelemeyi öncelikli hedefler arasına aldığını söyleyebiliriz. 21 nci yüzyılın başlarındaki, halen içinde bulunduğumuz siyasi ve ekonomik tablo, ABD’yi Deniz Gücüne dayalı bir politika izlemeye teşvik etmekte, hatta kışkırtmaktadır. Çünkü dünyada tek başına kalmıştır ve dünyanın her tarafına ulaşabilecek ve etkin olabilecek muazzam ve rakipsiz bir deniz gücüne sahiptir. Başka bir tabirle “su akarken testiyi doldurmanın tam zamanıdır ”. Enerji ve dış ticaret açıklarını kapatmak amacıyla, Orta Doğu ve Avrasya stratejilerini uygulamak için siyasal ortam çok uygun olmasa da, askeri ortam çok uygundur. Şu an için politik konjonktür uygun olmamakla birlikte, dünya denizlerinde sağladığı askeri üstünlük ve kuvvet kaydırma imkanı ABD’ye gerektiğinde dünyanın hemen hemen her yerine müdahele imkanı vermektedir. Rusya, Irak harekatına karşı çıkan Fransa, Almanya ve Çin’in toplam deniz gücü, ABD ile başa çıkmaya yetmemektedir. Kısa vadede dünya deniz gücü dengesinin sağlanarak ABD’nin engellenmesi için, Rusya, Almanya ve Fransa’nın başı çektiği yeni bir ittifak içine girilmesi gerekmektedir. Çünkü siyasi birliğini sağlayamayan AB’nin, ABD’ye karşı deniz gücü dengesini sağlamasına imkan bulunmamaktadır. Ayrıca Avrupa’nın en önde gelen deniz güçlerinden birine sahip İngiltere ABD politikalarını desteklemektedir. Sonuç olarak, dünya deniz gücü dengesi sağlanmadan ABD’nin bağımsız ve kontrolsuz güç uygulamasını durdurmanın imkanı bulunmamaktadır.
Rusya-ABD Anlaştı mı?
Akdeniz’in son 20 yıldan bu yana Batı kontroluna bırakılması, Rusya ile ABD’nin zımni veya örtülü bir anlaşma içinde oldukları izlenimini vermektedir. Bilindiği üzere, ABD’nin Gürcistan ve Ukrayna üzerinden Karadeniz’de Rusya’yı çevreleme stratejisi, Rusya’nın 2008’de Gürcistan’a askeri müdahelesi ile tamamen çökmüştü. Bu çatışma sonrası gerginleşen politik ortamda Rusya Küba, Venezuela, Suriye ve Libya ile liman ve deniz üsleri konusunda ciddi girişimlerde bulundu. Hatta 2008’de dolaylı tutumu ile Gürcistan çatışmasında Rusya’ya destek veren Türkiye ile bile ikili deniz tatbikatları ve liman ziyaretleri yapıldı.[2] İlerleyen zaman içinde özellikle 2010 yılı içinde ABD-Rusya ilişkileri, Rusya’nın Afganistan harekatına hem politik, hem de lojistik destek vermesi ile bir anlamda stratejik ortaklığa dönüştü. Her iki ülke ekonomik krizin de etkisiyle gerilim stratejisinin doğuracağı finansal yüklerden kurtulmayı yeğlemiş gözüküyorlar. Rusya, İran ile olan yakın askeri ve ekonomik ilişkisini de, ABD politikalarına uygun bir şekle sokmayı kabul etti ve parası ödenmiş S-300 füzelerini İsrail’in de baskısıyla teslim etmeyi durdurdu. İran’a politik desteğini çekti. Suriye ile Tartus deniz üssü anlaşmasını yenileme görüşmeleri bir türlü sonuçlandırılamadı ve üssü fiilen kullanmaktan imtina etti.[3] Tatbikat için dahi olsa güçlü bir filotilla ile Akdeniz’de varlık göstermedi. Rusya’nın Arap ülkeleri olan ilişkileri de siyasi açıdan minimize bir durumda. Rusya’da Medvedev’in başkanlığı ve Obama’nın da seçilmesiyle birlikte Batı ile olan ilişkilerde daha işbirlikçi bir tutum izlendiği açıktır. Rusya’yı yönetenler, neden çekinmektedir? Dünya Ticaret Örgütüne üye olamamaktan mı, dünya ticaretindeki pazarlarını kaybetmekten mi? Oysa dünyamızın ABD ve Batı karşısında emperyal ve küresel stratejilere karşı duracak bir güce gereksinimi var. Rusya’nın Venezuela ve Küba ile olan stratejik ilişkilerine diğer bölgelerde de gereksinim var. Orta Asya’daki CSTO ve SCO’nun siyasi ve askeri caydırıcılığı apapaçık ortada.[4] Rusya’nın tek yapması gereken etkili bir deniz stratejisi izlemek. ABD-Rusya ilişkilerindeki son can alıcı nokta ise, Rusya’nın Libya’ya fiili müdaheleye kadar varan BM Güvenlik Konseyi’nin 1973 sayılı kararını veto etmemesidir. Buna karşılık, ABD’nin 2008’den bu yana Karadeniz ve Kafkasya’daki faaliyetlerini asgariye indirmesi, bu alandaki politik ve ekonomik girişimlerini Rusya ile birlikte planlaması her iki ülkenin belirli noktalarda anlaştığını göstermektedir. Örneğin sonuç alınamamakla beraber, Türkiye-Ermenistan açılımı Rusya ile birlikte tasarlandı. Ukrayna’da Rus yanlısı Yanukoviç tekrar iktidara gelmesi, Sivastopol üssü anlaşmasının 2044 yılına kadar uzatılması, Ukrayna ve Gürcistan’ın NATO üyeliklerinin askıya alınması gibi olgular da Rusya’yı memnun eden gelişmelerdir. Özetle Karadeniz ve Kafkasya yeniden Rusya’nın istediği eski statüsüne dönmüştür. Akdeniz de ABD’ye terk edilmiş gözükmektedir.
Libya’dan Sonra Neden Suriye?
Suriye Türkiye ile hem deniz hem kara sınırı olan önemli bir komşusudur. Doğu Akdeniz’de 192 km uzunluğunda kıyı şeridi vardır. Rejimi ne olursa olsun, askeri ve siyasi açıdan bir asra yakın süredir istikrar içindedir. Suriye’de Fransız manda yönetiminden bu yana nüfusun % 12’sini oluşturan Şii iktidar monarşik bir siyasi yapı içinde iktidardadır. Büyük çoğunluğu Sünni olan halkın milli gelirden aldığı pay, siyasi iktidarın paylaşılması, ekonomik alandaki ayrımlar ve nüfusun % 10’nu oluşturan Kürt azınlığının istekleri gibi devam eden bir çok sorun bugün Suriye’de patlama noktasına getirilmiştir. Uzun süre devam eden bu durum neden bugün ayaklanma safhasına sokulmuştur? Bu soruların cevabını iyi ortaya koymalyız...
Öncelikle Soğuk Savaş sonrası Suriye bölgedeki siyasi ve güç dengelerini iyi değerlendirememiştir. Mezhepsel bir yaklaşımla İran’la olan kadim ilişkilerini kopartmaya cesaret edememiştir. Bir çok iddiaya göre, Suriye; Lübnan’daki Hizbullah ve Gazze’deki Hamas’la İran’ın irtibatını sağlamış ve Hamas’a kendi topraklarında eğitim vermiştir. 2002’de ABD tarafından Haydut Devletler listesine alınan Suriye, 2005’teki Lübnan Devlet Başkanı Hariri’nin öldürülmesinden sorumlu tutulmuş ve ABD elçisini geri çekmişti. Suriye ikinci büyük yanlışı 2003’te ABD’nin Irak’a müdahelesi ile ortaya çıkan Irak’taki Şii hakimiyetinin kendisine avantaj sağlayacağını düşünmesi idi. Aksine Irak’ta bozulan mezhep dengesi, İran’ın Lübnan ve Gazze ile irtibatını kesmek amacıyla kendisini hedef tahtasına oturttu. İki İran savaş gemisinin 22 Şubat 2011 de Süveyş Kanalı’ndan geçerekek Suriye’yi ziyaret etmesi bardağı taşıran son damla oldu. Böyle bir olay 1979’dan bu yana yaşanmamıştı. Bu olay İsrail ve Batı’yı tehdit ve gözdağı vermek olarak değerlendirildi. Suriye’nin Akdeniz’deki coğrafi konumu ve Batı’nın geleceğe yönelik küresel ekonomik projeler ve İsrail’in güvenliği ile birleşince, Suriye’nin, İran gibi anti Amerikancı ve antisemitik bir ülkenin yanında yer almasına izin verilemezdi. Suriye kıyı ve limanları, Batı karşıtı ülkelerin askeri kullanımına bırakılmazdı.
Bu bağlamda, ABD Dışişleri Bakanlığı’nın 2006’dan beri Suriyeli muhalif grupları rejime karşı finanse ettiği ortaya çıktı. Bu kapsamda, Londra merkezli Barada TV’ye 12 milyon dolar yardım etti.[5] ABD 80 yıl sonra Irak’a müdahele ederek Ortadoğu’nun siyasi ve mezhepsel dengelerini paramparça etti. Özellikle Saddam’ın temsil ettiği Sünni otorite Şii otorite ile yer değiştirdi. Böylece İran, siyasi ve mezhepsel anlamda Irak’la bütünleşti ve Körfez’deki Şii topluluklara ulaşma imkanı elde etti. ABD, şimdi durumu tersine çevirerek Suriye’deki Şii otoritesini Sünni otorite ile yer değiştirmeye çalışıyor. Böylece İran’ın Suriye üzerinden Lübnan’daki Hizbullah ve Gazze’deki Hamas’la fiziki irtibatını kesmeyi amaçlıyor.
Ayaklanmaların çok şiddetle bastırılmaya çalışıldığı ve Golan tepelerinden Suriye yönüne silahların ateşlendiği 15 Mayıs 2011 itibariyle, Suriye’yi yönetenlerin sadece iki seçeneği vardır. İran ile ilişkileri askıya alarak Batı ile anlaşmak veya İran’ın desteği ile kontrolu yeniden sağlamaya çalışmak. İki bini aşkın insanın öldüğü ve onbinlercesinin yaralandığı ve tutuklandığı bir ülkede sağlanan kontrol sonrası ne kadar süre istikrar ve barış sağlanabilir ki? 1982’de 40 bin kişinin öldüğü Hama katliamı, Akdeniz’deki Soğuk Savaş döneminin Sovyet-Amerikan güç dengesi konjonktüründe meydana geldi.Suriye rejiminin arkasında dolaylı Sovyet politik desteği vardı. Bu nedenle, Hama katliamı uluslararası medyadan uzak tutulabildi. Bugün şartlar çok farklıdır. Bu nedenle Suriye için, zararın neresinden dönülürse kardır. Suriye 2009 ve 2010 yıllarında önemli adımlar atarak mevcut durumunu büyük ölçüde muhafaza edebilirdi. Ama olmadı. Sadece Suriye değil, dünyamız vizyon sahibi liderlerden yoksun durumda.
Türkiye ve Akdeniz
Türkiye Doğu Akdeniz ve Karadeniz’in en önemli bölgesel gücüdür. Deniz Kuvvetleri Akdeniz’in en güçlü üç donanmasından biridir. Ayrıca Türkiye, dünyada denizaltı inşa etme kabiliyetine sahip 6 ülke içindedir. Son zamanlarda atış kontrol sistemleri dahil tamamen milli olanaklarla kendine özgü gemi inşa etmeye başlamıştır. Deniz gücü kapsamında yüksek eğitimli personeli ile her türlü görevi icraya muktedirdir. Türk deniz kuvvetleri artık Akdeniz dışın da güç nakletmeye hazır bir konuma gelmiştir. Amfibi Hücum ve helikopter gemisi alımı düşünülmektedir. 2010 yılında Türk Deniz Kuvvetlerine ait bir görev gücü doğu Akdeniz’de ve Adriyatik’te güç gösterisinde bulunmuş ve Arnavutluk ile büyük çaplı bir tatbikat yapmıştır. Özetle Türk donanması, Akdeniz’de, Türkiye’nin ulusal çıkarlarına karşı olabilecek girişim ve planları bozabilecek bir kabiliyete sahiptir. Diğer taraftan Türk Boğazları üzerinde mutlak hakimiyete sahip Türkiye, Karadeniz’in anahtarını da elde bulundurmaktadır. Ortadoğu’nun deniz kapısı İskenderun ve Mersin limanlarını da unutmamak gerekir. Kıbrıs’taki[6] KKTC’nin varlığı sayesinde daha geniş bir jeostratejik alanı da kontrol olanağına sahip olan Türkiye, 21. Yüzyılın bölge ve global dengelerini ayarlayabilme imkanına sahiptir. Ancak bir o kadar da, bu karmaşık bölgede büyük risk ve tehlikelerle karşı karşıyadır. Türkiye’nin jeostratejik avantajlarını kırpma ve zayıflatma strateji ve planları çok yönlü olarak açıkça sürdürülmektedir. Bunu önlemenin tek yolu, içinde bulunan durumda güçlü bir deniz kuvvetine ve orduya sahip olmaktır. Dış politika ve bölgesel güç dengeleri perspektifinden bakıldığında, şu anda ekonomik durum, askeri gücün gerisine düşmüştür. Türkiye’yi yöneten ve yönetmeye aday olan tüm politikacıların ulusal çıkarları konusunda tek bir ses olmalarının zamanıdır.
Mayıs 2011
[1]Kıbrıs çevresi, Gazze açıkları, Meis Adası civarı, Nil Deltasında zengin yataklar tesbit edilmiştir. Kaynak: www.tpjd.org.tr
|
[2]Rus Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Sözcüsü İgor Dyagalo, Rus haber ajansı İtar-Tass'a yaptığı 10 Ocak 2009 günü yaptığı açıklamada, Akdeniz'de iki ülke savaş gemilerinin iletişim tatbikatının yanı sıra KA-27 helikopterleriyle arama ve kurtarma tatbikatı da yapacaklarını açıkladı. |
[3] Rusya yönetimi, Suriye'deki bir limanı Rus donanması tarafından kullanılmak üzere yenilediğini duyurdu. Bu gelişme, Rusya ve Suriye arasında yeni bir işbirliğinin işareti ve Rusların yeniden Akdeniz'e ulaşma çabası olarak yorumlandı. Rus yetkililer ise üssün kalıcı olacağını belirttiler. Gürcistan sorununun ardından bu gölgede NATO etkisi daha da arttı. Rusların bu hareketinin, Güney Osetya savaşının ardından ABD-Rusya arasındaki tansiyonun gerilmesiyle aynı dönemde gelmesi dikkat çekti. Rusya'nın bu hareketi, ABD'nin dünyadaki rakipleri ile ilişkileri artırma ve yeni ittifaklar kurma çabası olarak da görülüyor.Sovyetler Birliği, 1971'de Şam ile imzaladığı anlaşma gereği Tartus'da bir bakım ve ikmal üssü kurmuştu. Ancak anlaşma Sovyetler çekince son bulmuştu. Bugün Tartus'daki üste bir tanesi operasyonel durumda 3 adet yüzer iskele, bir yüzer tamirhane, depolar, kışlalar ve diğer tesisler bulunuyorKaynak:www.timeturk.com13 Eylül 2008 –
[4]Common Security Treaty Organization(CSTO) Rus NATO’su olarak da adlandırılan politik ve askeri güvenlik örgütü. Şanghay Cooperation Organization (SCO),
[5]Washington Post Kaynak: Radikal Gazetesi 19 Nisan 2011
[6]Kıbrıs civarındaki denizlerde Türkiye’nin 60 yıllık doğaz gaz ve petrol ihtiyacını karşılayacak kaynaklar bulunduğu tesbit edilmiştir.