ÖZET
Türkiye bugün Avrupa Birliği süreci yaşarken karşısına birçok sorun çıkartılmaktadır. Bu sorunların başında Ermeni meselesi gelmektedir. Ermenilerin Türkler ile olan ilişkileri çok eskilere dayanır. Selçuklu Devletinden, Osmanlı Devletine kadar uzanan tarihi süreçte, Ermeni nüfusu zamanla Türk nüfusu içersine karışmıştır. Türk devlet yöneticileri Ermeni nüfusunu, Türk nüfusundan ayrı tutmamış onları kendi vatandaşı olarak görmüşlerdir.
Osmanlı Devleti’nin son döneminde özellikle Fransız İhtilalinin ortaya çıkardığı Milliyetçilik akımının etkisiyle azınlık ayaklanmaları yaşanmaya başlamıştır. Rusya bu durumdan istifade ederek Ermeni nüfusunu Osmanlıya karşı kışkırtmaktan geri kalmamıştır. Osmanlı Devleti bu olumsuzluğu ortadan kaldırmak için Ermeni vatandaşları başka bir bölgeye göç ettirmek zorunda kalmıştır.
Bütün bu tehcir iddiaları karşısında tarihi sürece baktığımızda Avrupa’nın savunduğu gerçeklerin tam olarak doğru olmadığı ortaya çıkmaktadır. Bunun en büyük kanıtı yaşadığımız ortak tarihtir.
THE ARMENIAN ALLEGATIONS IN THE LIGHT OF HISTORICAL FACTS
ABSTRACT
Turkey has been posed many problems during the process of European Union. One major problem is the Armenian issue. The relationship of Armenians with Turks goes back to old times. From the times of Seljuk to Ottoman Empire, Armenian population merged in Turkish population. Turkish state rulers did not discriminate the Armenians from the Turkish population and accepted the Armenians as their citizens.
In the last period of Ottoman Empire, the minority rebellion arose especially with the influence of French Revolution. Russia utilized from this situation and provoked the Armenian population against the Ottomans. To resolve this problem, the Armenian citizens had been migrated to another location by the Ottoman Empire.
In the face of Genocide allegations, the facts defended by the Europe are not totally true when it is looked at the historical process. The most important proof is the common history that we live
Ermeniler Bizans’a tabi olarak Doğu-Karadeniz kıyıları, Gürcistan ve Armenia memleketlerinin bazı bölümlerinde, muhtelif aileler halinde oturmakta idiler. Bu memleketlerin büyük bölümünde ( Gence, Dovin, Nahçıvan, Dübeyl, Tiflis, Tebriz Hoy v.s ) Müslüman emirlikler hükümran idiler.
Tarihte ilk Türk-Ermeni ilişkileri, Bizans hâkimiyetindeki Anadolu’da Selçuklu fetih ve yerleşme faaliyetlerinden çok önceleri, 1015–1021 yılları arasında, Selçuklu devletinin kurucularından büyük Sultan Alparslan’ın babası Çağrı Bey’in Doğu Anadolu’ya yaptığı bir keşif seferiyle başlamıştır.
Selçuklular Anadolu’ya egemen olmaya başladıkları sırada herhangi bir Ermeni siyasi teşekkülü mevcut değildi. Selçuklular hiçbir dönemde Bizans’ın yaptığı gibi bir tehcire tabi tutmamışlardır. Ermenileri dini inançlarında serbest bırakarak onlara hoşgörü ile yaklaşmışlardır.
Ermeniler, Büyük Selçuklular döneminde, bağımsızlığa kadar varan geniş bir özgürlük, müsamaha ve serbestlik içinde görünmüşlerdir. Türk kültür ve medeniyetiyle kaynaşmış bir halde, bu hayat düzeninin verdiği mutluluk ve refahın geniş akisleri, bugün elimizde bulunan Ermeni müelliflerinin vakayinamelerinden açık ve seçik olarak ifadesini bulmuştur.
İnanç açısından Ermeniler, Mecusiliğin yaygın olduğu Ermenistan’da IV. yy’ın başlarından itibaren Hıristiyanlık dinine geçen ilk milletler arasında yer almışlardır. Tarihte Hıristiyanlığı ilk defa devlet dini haline getiren Ermenilerdir.
Osmanlı Devleti topraklarının Doğu ve Kuzey bölgelerinde yalnız Ortodoks ve Ermeni kiliseleri vardı. Osmanlı hükümeti, başlangıçta Hıristiyan tebaası içinde yalnız bu iki mezhebi tanımıştı. Beş-üş Şam’da ( Sayda ) ve Basra’da Nemçe sınırı üzerinde ve Akdeniz adalarında Latin mezhebine ( Papalığa ) bağlı reaya varsa da, bunlar nüfusları çok az olduğu için bir mezhep ve millet gibi görülmezlerdi. Osmanlı Devletinde, Katolik mezhebine bağlı bu reayanın papazlarının çoğu ecnebi olduğu için, bu mezhebe yabancı gözüyle bakılırdı. Protestanlık ise hiç bilinmezdi.
Ermenilerin en eski ruhani merkezi, Erivan yakınlarındaki Eçmiyazin Kilisesi’dir. Ermeni ruhani reisi olan Katoğikoslar burada oturmaktaydı. Ermeniler, Tatarların bu bölgeyi istila etmesiyle buradan göç etmeye mecbur kalmışlardı. Katogikos’da bu göç esnasında Ermenilerce kutsal sayılan bazı mezhep emanetlerini beraberinde alarak Kozan havalisine (Sis’e) gelmiş ve burada yaptırdığı kiliseyi ruhani merkez olarak kabul etmiştir.
İstanbul Ermeni Patriğinin ve Ermeni halkının Eçmiyazin’i ruhani merkez olarak kabul etmelerinin, Osmanlı devleti için bir zararı olmayabilirdi. Çünkü Erivan bölgesi, bazen Osmanlıların, bazen de Safevi devletinin elinde bulunmuş; Safeviler’de bulunduğu sırada Katoğikosluk, Osmanlı için bir tehlike olmamıştır. Ancak 1828 Türkmençayı Antlaşmasıyla bu yerler Rusya’nın eline geçince, Türkiye Ermenilerinin Eçmiyazin’e bağlılıkları tehlikeli görülmeye başlamıştır; çünkü Rusya, Hıristiyan bir devletti; dış siyaseti bakımından Osmanlı ülkesindeki Hıristiyanları korumak bahanesiyle Devletin içişlerine karışmak ve onu zayıf düşürmek istiyordu.
Fatih Sultan Mehmet hiçbir Hıristiyan hükümdarın vermediği imtiyazı vermiş ve onları mükâfatlandırmıştır. Hatta İstanbul’u fetih edince, Anadolu’nun muhtelif yerlerinden Ermenileri İstanbul’a getirterek iskân ettirmiştir. Fatih Ermenileri dış işlerinde ve iç işlerinde serbest bırakmakla kalmamış, Rumlara verdiği imtiyazların aynısını onlara da vermiş; 1461 yılında Gregoryan Ermeni patrikhanesini kurdurmuştu. İslam hukukuna uymaması ve İslam dünyası geleneğinde bulunmamasına rağmen, Fatih’in bir kiliseyi ilk defa kurdurması, Ermeni milletine karşı duyduğu hassasiyetin bir göstergesidir. Patrikhanenin başına Bursa Ermeni Metropoliti Ovakim patrik olarak atandı. Ovakim’e verilen ferman hemen hemen Rum Patrikhanesi’ne verilen fermanın aynısıydı. Osmanlı Devleti topraklarında Ortodoks Rumların dışında kalan Süryanileri, Kıptileri, Gürcüleri, Keldanileri ve Habeşliler gibi diğer bütün Hıristiyan toplulukların yönetimini bu patrikhaneye verilmesi Ermeni patrikhanesinin nüfuzunu artırmıştır.
İstanbul Patrikhanesi’nin kurulmasından sonra İstanbul’a Ermeniler gelmeye devam etmiştir. Bu Ermeniler ağırlıklı olarak; Kumkapı, Yenikapı, Samatya, Narlıkapı, Edirnekapı, Balat Kapısı semtlerine yerleştirildiler. 1475 yılında Gedik Ahmet Paşa Kırım’ı fethedip Osmanlı topraklarına kattığı zaman, Kırım ve Kefe’den yaklaşık kırk bin Ermeni’yi beraberinde getirerek bir kısmını Anadolu’nun muhtelif yerlerine, diğerlerini ise İstanbul’un Edirnekapı ve Balat arasındaki bölgeye, bir kısmını da kendi adını alan Gedikpaşa semtine iskân etti. Yine Fatih Sultan Mehmet 1479’da Karaman Ermenilerini İstanbul’a getirterek, bunları Samatya tarafına oturttu. Yavuz Sultan Selim, Çaldıran zaferinden sonrada Tebriz’den birçok Ermeni sanatkârını İstanbul’a getirtip Samatya taraflarına yerleştirmiştir.
Yavuz Sultan Selim’in Kudüs’ü fethiyle, Kudüs Ermeni Patrikhanesi Osmanlı yönetimi altına girmiştir. Osmanlı Sultanı, 31 Aralık 1516 Kudüs’ü ziyaret etmiş, padişahın şehre girişi esnasında Kudüs Ermeni Patriği III. Serkis ve Kudüs Rum Patriği Attalia ile diğer bazı ruhban sınıfı karşılamıştır.
Kanuni Sultan Süleyman babasının Ermenilere tanıdığı imtiyazları kendisinin de tanıdığını bildirmiştir. Kanuninin ölümünden sonra tanınan bu imtiyazlar ortadan kalkmıştır.
Osmanlı padişahları, başlangıçtan itibaren fethedilen bölgelerdeki gayrimüslimlere karşı son derece hoşgörülü ve adaletli bir politika izlediler. Bütün İslam devletlerinde olduğu gibi, Osmanlı’nın da en çok dikkat ettiği geniş anlamda adaletti. Devlet yönetiminin bütünüyle adalet ilkesine dayandırıldığını söylemek yanlış olmaz. Hatta adalet ilkesi daha da ileri götürülerek, “mülk (yönetim, egemenlik) küfürle belki devam eder ama asla zulümle devam etmez” prensibi, devlet yönetiminin temel felsefesi haline getirildi. Yusuf Has Hacib’den, Kâtip Çelebi’ye kadar Türk-İslam düşünürleri eserlerinde bu ilkeyi işlediler ve tekrarladılar.
Bütün bunlar ortaya koymaktadır ki Selçuklular döneminde de Osmanlılar döneminde de, Ermeni nüfusu yaşadıkları bölgelerde din ve vicdan hürriyetine sahihtiler, onlara kesinlikle inanç konusunda, kimlikleri konusunda baskı uygulanmamıştır.
Osmanlı Nüfusu İçindeki Ermenilerin Durumu
Osmanlı Devleti çok uluslu bir yapıya sahipti, içersinde farklı inançtan ve farklı milletten insanlar vardı. Durum böyle olunca çeşitlilik artmıştır. Toplumun büyük çoğunluğu Türklerden oluşmaktaydı. Ancak Osmanlı Devleti diğer milletleri ortadan kaldırmaya çalışmadı. Aksine onları kendi vatandaşı olarak gördü ve ilerleyen dönemde onları devlet kademesinde önemli görevlere getirdi. Osmanlı Devletinin 17. yüzyılda duraklama dönemine girmesiyle işler değişmeye başladı. Artık düzen sarsılmış, taşlar yerinden oynamıştı. İşte şimdi ele alacağımız husus Osmanlı devleti içersindeki Ermenilerin durumudur. Yapılan nüfus sayımlarında Ermeni nüfusu diğer gayrimüslimler ile birlikte gösterilmiştir.
Osmanlı Devleti içerisinde yaşayan Ermeniler, diğer gayrimüslim sınıfın içerisinde gösterilmiştir. 1884–1897 yılları arasında nüfus sayımına bakıldığında Müslüman nüfus ile gayrimüslim nüfus şu şekilde gösterilmektedir:
Yıllar Müslümanlar Gayrimüslimler Toplam
1884 12.590.352 4.553.507 17.143.859
1885 12.707.638 4.578.774 17.286.412
1886 12.824.924 4.603.041 17.427.965
1887 12.942.210 4.637.308 17.579.518
1888 13.059.496 4.661.579 17.721.071
1889 13.176.782 4.685.842 17.862.624
1890 13.294.068 4.701.109 18.400.177
1891 13.411.354 4.734.376 18.145.730
1892 13.411.361 4.763.381 18.174.742
1893 13.578.647 4.776.737 18.316.295
1894 13.645.933 4.804.640 18.457.845
1895 13.763.219 4.832.543 18.599.398
1896 13.890.910 4.848.849 18.739.759
1897 14.111.945 4.938.362 19.050.307
Kaynak: İstatistik Umumi İdaresi, Devlet-i Aliye-i Osmaniye’nin 1313 senesin mahsus İstatistik-i Umumisi, Alim Matbaası, İstanbul 1316, s.15.
Tabloda görüldüğü gibi, Osmanlı Devleti’nin toplam nüfusu 1884’de 17.143.859 ve 1897 yılında 19.050.307 olarak tespit edilmiştir.1884–1897 yılları arasında nüfusun yıllık artış hızı binde sekiz dolayındadır. Bu durum, Osmanlı Devletinde nüfusun çok yavaş bir gelişme geçirdiğini ifade etmektedir. Bunun da başlıca sebepleri savaş, göçler ve kaybedilen topraklardır.
1897 yılında Osmanlı Devletinde nüfusun cemaatlere göre dağılımına bakacak olursak;
Cemaat Erkek Kadın Toplam %
İslam 8.499.798 6.612.147 14.111.945 74,07
Rum 1.341.049 1.228.863 2.569.912 13,49
Ermeni 546.030 496.344 1.042.374 5,47
Bulgar 449.286 380.903 830.189 4,36
Katolik 65.912 54.567 120.479 0,64
Yahudi 117.767 97.658 215.425 1,13
Protestan 22.963 21.397 44.360 0,24
Latin 12.280 10.055 22.335 0,12
Maruni 15.262 17.154 32.416 0,17
Keldani 3.866 1.902 5.768 0,03
Süryani 19.500 16.054 35.554 0,18
Kıpti Gayrimüs. 10.309 9.241 19.550 0,10
Toplam 10.104.022 8.946.285 19.050.307 100,00
Kaynak: İstatistik Umumi İdaresi, Devlet-i Aliye-i Osmaniye’nin 1313 senesi Mahsus İstatistik-i Umumisi, s.16.
Müslümanlardan sonra nüfus miktarı bakımından ikinci sırayı geleneksel olarak Rumlar almaktadır. Rumların genel nüfus içindeki payı %13,49’dur. 19.yy.ın başlarında ve ikinci yarısında meydana gelen savaşlar, Rumların nüfusunda önemli değişikliklere sebep olmuştur. Gayrimüslimler içinde Rumları, %5,47’lik payla Ermeniler ve %4,36’lik oranla Bulgarlar izlemektedir. Katoliklerin ve Protestanların genel nüfus içindeki oranları önemsenmeyecek derecede düşüktür. Bunlar sırasıyla %0,64 ve %0,24’dür.
Sultan Abdülhamit’in saltanatının son yıllarında nüfus sayımına verilen önem devam etmiştir. İstatistik Umumi İdaresi’nde uzman memurlar çalıştırılmasına özen gösterildiği gibi, İngiltere ve Fransa’ya modern sayım tekniklerini araştırmak için personel gönderilmiştir. Devletin nüfus sayımı ile ilgili organizasyonu ve usulleri 1900 yılında yeniden gözden geçirilmiştir. Bu yılda, Sicil-i Nüfus Nizamnamesi yeniden düzenlenmiştir. Osmanlı Devleti genelinde 1903 yılında yeni bir nüfus sayımına başlanılmıştır. Bu nüfus sayımı 1906 yılında tamamlamıştır. Son Osmanlı nüfus sayımı ise 1914 yılında gerçekleştirilmiştir. Ancak bu sayım, bizzat mahallinde değil, taşradaki nüfus idaresinin yıl içindeki değişikliklerle ilgili verdikleri bilgiler dikkate alınarak yapılmıştır.
1906–1914 yıllarında Osmanlı Devletindeki nüfusun Cemaatlere göre dağılışı:
Cemaatler 1906 % 1914 %
Müslüman 15.518.478 74,26 15.044.846 81,24
Rum-Ortodoks 2.822.773 13,50 1.729.738 9,23
Ermeni-Gregor 1.050.513 5,03 1.161.169 6,27
Bulgar 762.754 3,65 - -
Rum-Katolik 60.597 0,29 62.468 0,34
Ermeni-Katolik 90.050 0,43 67.838 0,37
Protestan 53.880 0,26 65.844 0,36
Latin 20.447 0,09 24.845 0,13
Yahudi 256.003 1,23 187.073 1,01
Marunî 28.726 0,14 47.406 0,26
Yabancı 197.700 0,95 - -
Diğerleri 35.696 0,17 128.789 0,69
Toplam 20.897.617 100,00 18.520.016 100,00
Kaynak: Stanfort J. Shaw, “The Otoman Census System and Papulation 1831–1914”, İnternational Journal Of Middle East Studies, 9 (1978), s. 337.
Ermenilerin 1914 yılında Gregoryan ve Katolik olarak toplamı 1.229.007’dir. Bu rakam, o dönemdeki Osmanlı tebaası olan Ermenilerin bütününü ifade eder. Sayım dışı kalmış Ermenilerin de olabileceği düşünülürse Osmanlı Devletinde toplam Ermeni nüfusu 1.300.000’i aşmamaktadır. Böylece 1915 yılında 1,5 ya da 2 milyon Ermeni’nin katledildiği iddiasının da ne kadar dayanaktan yoksun olduğu kendiliğinden anlaşılır.
Görülmektedir ki Osmanlı döneminde yaşanan bu sorun halen günümüzde yaşatılmak istenmekte, ancak gerçekten yoksun bir biçimde bu gerçekleştirilmeye çalışılmaktadır. 1,5 milyon ile 2 milyon bugün nüfus bakımından çok az görünebilir anacak 1900’lü yıllarda bunlar büyük rakamlardı.
Ermeni Sorununun Doğuşu
Osmanlı Devleti beylikten, büyük bir imparatorluk yapısına kavuşmuştur. Bu yapı içerisinde farklı milletlerden insanları barındırmıştır. Hoşgörü ve adaleti kendisine ilke edinen devlet 1789 Fransız İhtilali’nden etkilenmeye başlamıştır. Avrupa devletleri Osmanlıyı yıkabilmenin en kolay yolarlını aramaya başlamışlardı. Çareyi Osmanlı sınırlarında yaşayan gayrimüslimleri kışkırtmakta buldular. Ermeniler de bu kışkırtmadan etkilenen grubun içerisindeydi. Buna bağlı olarak Osmanlıya karşı mücadeleye başladı.
19.yüzyılda Yunanistan’ın bağımsızlığına kavuşması ve diğer Balkan uluslarının da özerk bir statüye sahip olmaları sonucu, Osmanlı Devletinde en önemli azınlık unsuru olarak geriye Ermeniler kalmıştı. Avrupa devletlerinin Ermenilerle ilgilenmelerinin en önemli nedenlerinden biri de budur. Çünkü Avrupa devletlerinin Osmanlı topraklarında Ermenilerin dışında himaye edecekleri ve kışkırtacakları başka topluluk kalmamıştır.
Ermeni sorunu büyük ölçüde Osmanlı-Rus Savaşı’nın bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Osmanlı-Rus Savaşı ile birlikte “Anadolu Islahatı” sorunu gündeme gelmiştir. Siyasi bir terim olan “Anadolu Islahatı” kavramı büyük devletlerin, Osmanlı devleti üzerindeki siyasetlerinin değiştiğinin, yani “Şark Meselesi” adı verilen Osmanlı İmparatorluğunu parçalama siyasetinin Anadolu topraklarına da tatbik edilmeye başladığının ifadesidir.
Osmanlı İmparatorluğu, 1877-1878’de Rusya İmparatorluğu ile çok büyük çapta bir savaşa girdi. Müttefiki yoktu. Savaş Avrupa büyük devletlerinin aracılıklarına rağmen önlenememişti. Bertaraf edilmesi mümkün, hatta bir bakıma kolaydı. Ancak birkaç Osmanlı devlet adamının ihtirası, kısa görüşü ve hatası savaşı kaçınılmaz kıldı. Tek güvence, tıpkı çeyrek asır önceki gibi İngiltere’nin de Osmanlı yanında savaşa katılacağı, Rusya’nın ılık denizlere inmek için Türkiye’nin ezilmesine izin vermeyeceğiydi. Halbuki böyle bir ortam, böyle bir ümit mevcut değildi. Bu vaziyette Tanzimat’ın modern ordusunun ve üstün donanmasının Ruslara karşı iyi bir savunma yapacağı sanılıyordu. Savaş, sert Türk mukavemetine ve bazı önemli zaferlere rağmen Osmanlı komutanlarınca iyi yönetilmedi. Tam bir yenilgi ile sona erdi.
Ayastefenos Antlaşmasının Ermenilerle ilgili 16. Maddesi şöyledir. “Osmanlı Devleti, Ermenilerin yerleşmiş oldukları eyaletlerde bölge menfaatlerinin gerektirdiği Islahat ve tensikat vakit kaybetmeksizin icra edeceğini ve Ermenilerin Kürtlere ve Çerkezlere karşı emniyetini koruyacağını taahhüt eder”. Antlaşmada yer alan bu madde ile Ruslar, Anadolu’ya müdahale etme hakkını elde etmişlerdir. İngiltere, bu madde konusunda endişeliydi. Rusya, Osmanlı İmparatorluğunu işgal etmek için Ermenileri bir istinat noktası olarak kullanacaktı. Ayrıca Rusya, bu antlaşma ile Doğu Anadolu’da stratejik noktaları ele geçirerek, İngiltere için hayati öneme sahip ticaret yollarını tehdit edebilecekti.
Balkanlar’da Osmanlıyı hemen hemen tasfiye eden bu antlaşma, Avrupa Büyük devletlerinin hiçbiri tarafından kabul edilmedi. Büyük devletler, Berlin’de bir konferans topladılar. 13 Temmuz 1878 Berlin Antlaşması, Rus-Türk Savaşı’na son verdi ve Avrupa’nın yeni dengesini oluşturdu.
Antlaşmanın 61. Maddesine göre Osmanlı, altı Doğu Anadolu eyaletinde Ermeni azınlıklar için reform yapacaktı. O dönemde vilayet denen bu eyaletler ( Vilayet-i Sitte ) şunlardır: Sivas, Erzurum, Harput ( el-Aziz / Elazığ ), Diyar-ı Bekr ( Diyarbakır ), Bitlis ve Van.
Böylesine geniş, seyrek nüfusla iskân edilmiş, halkın aşiret halinde ve köylerde yaşadığı, önemli şehirlerin az bulunduğu bir coğrafyada bir azınlık lehine reforma kalkışmak mümkün değildi.
Batının bu dönemde yapmak istediği Osmanlı sınırları içerisinde yaşayan Ermenileri Osmanlıya karşı ayaklandırmaktı; nitekim öyle de oldu. Doğu Anadolu’da Ermenileri kullanarak nüfus elde etmek isteyenlerin İngiltere, Fransa ve Rusya olduğu biliniyordu.
Avrupa’da gelişen sanayi devrimini takip eden sömürgecilik, güçlü devletlerin artık hobisi haline gelmişti. Gözüne kestirdikleri güçsüz, savunmasız toprakları ele geçirmek günlük uğraşları haline gelmişti. Fransız İhtilali’nin getirdiği ulusçuluk kavramını da arkalarına alarak zayıf olan imparatorlukların içersindeki azınlıkları ayaklandırmaya başlamıştı. Bütün bu durumlar zincirin halkalarını koparmaya yetti ve I. Dünya savaşı patlak verdi.
Osmanlı Devleti Cihan Harbi’nde düşman ile mücadele ederken bir taraftan da kendi sınırları içerisinde yaşayan ve “Millet-i Sadıka” dediği Ermeniler ile de mücadele etmeye başlamıştı. Çünkü bu dönemde Ermenilerin Doğu Anadolu’da yaptıkları artık katliam derecesine ulaşmıştı.
Ermeni Tehciri
Rus ordularının, 1 Kasım 1914 tarihinde sınırı geçerek Kafkasya’dan Osmanlı topraklarına saldırmaları üzerine, Enver Paşa komutasındaki Üçüncü Ordu 21 Aralık 1914’de karşı saldırıya geçmişse de, Osmanlı Ordusu savaşta yenik düşerek geri çekilmek zorunda kalmış ve Rus orduları 16 Mayıs 1945 tarihinde Van’ı işgal etmişti. Doğu Anadolu vilayeti içinde Ermenilerin en yoğun olarak bulunduğu Van’da Ermeniler 13 Nisan 1915 tarihinden beri isyan halindedirler.
Van şehri, eyalet merkezi, önemli bir Müslüman beldesiydi. Ermeni çeteleri şehre girdi. Tek kişi bırakmamacasına bütün Müslümanları öldürdü. Rus ordusu bir ay sonra Van’a girince ( 19.05.1915), tek Müslüman’ın kalmadığını hayretle gördü. Van gölü cesetlerle doldurulmuş, şehrin her yerine parçalanmış cesetler çepeçevre yayılmıştı. Ermeni vahşeti, Rus planlarını çoktan aşmıştı. Rus subaylarının genelkurmaylarına yazdıkları, Ermeni zulmünün askerlik şereflerine sığmadığını ve Rusları da lekeleyeceğini söyleyen raporlar yayınlanmıştır. Ancak Türk kuvvetleri yaklaşınca Ruslar, Van şehrini boşalttılar (03.08.1915). İki gün sonra da Türk birlikleri Van’a girdi. On binlerce Müslüman cesedi, yakılıp yıkılmış camiler teessürle görüldü. Van şehri 1915’ten sonra yeniden iskân edildi. En azından ilk başında, hiçbiri, 1918’te yaşayan Vanlıların nesli değildi. O Vanlılar genelde öldürüldü.
Bu şartlar altında bazı tedbirlerin alınması gerekiyordu, çözüm yer değiştirmekten başka bir şey olamazdı. Bugün çıkıp bu göç ettirme olayını soykırım deseler de bu gerçeğe ve bilime aykırıdır.
Hüsamettin Yıldırım, “Ermeni İddiaları ve Gerçekleri” adlı kitabında, “Tehcir” sözcüğü “sürgün” veya “soykırım” anlamı taşır mı sorusunun cevabını şu şekilde vermiştir: Konuşma veya yazışma dilinde kullanılan bazı kelimelere, o dil içinde taşıdığı veya taşıması gerekenin dışında anlam yüklendiği sıkça görülen bir durumdur. Bu konu özellikle demagojiye dayalı tartışmalarda ve hassas konuların istismar edilmesinde görülebilmektedir.
“Tehcir” bu duruma örnek kelimelerden biridir. Arapça asıllı olan kelime “hecera” fiilinden türeyen rübai (dört harfli) bir mastar isimdir. Bir yerden başka bir yere göç ettirmek, hicret ettirmek (immigration, emigration) manasına taşır. Fiilde bir “sürgün”, bir “deportation” manası yoktur. Zira bu anlam, Arapçada “nefy, ib’ad itikal, i’sikar” gibi mastarlarla ifade edilmiştir. Zaten tehcir diye tanınan kanunun adı da aslında “sevk ve iskân” kanunudur. Olayın anlatımında sık sık “tenkil” (nakletme) tabiri de kullanılmıştır ve hiçbir zaman Batı dillerinde sürgün anlamındaki “deportation”, “exile”, “prosciption” gibi terimlerin karşılığı olan tabirler kullanılmamıştır. Buna rağmen bilmeyerek veya çoğu kez olay dramatize edilmek amacıyla Ermeniler ve bazı Batılı yazarlar tarafından sürgün manasına gelen terimler seçilmiştir.
Hükümet tehcir kanununu çıkarırken, göç ettirilecek vatandaşların maddi ve manevi işkence ve haksızlıklara uğramamaları üzerinde titizlikle durmuş; namus, mal veya canlarına yapılan tecavüzlerin şiddetle cezalandırılacağını bildirmiş ve süregelen Ermeni mezalimine rağmen aksine hareket edenleri tecziye etmekten çekinmemiştir.
Ermeni meselesi, aynı devletler tarafından, daha önce ortaya atılan ve bölgelerinde çoğunluğu teşkil ettikleri için, bunları Osmanlı Devletinden koparmak gayesine yönelik, Sırp, Yunan ve Bulgar meseleleri gibi değerlendirilmek istenmiştir. Halbuki Türkiye Ermenileri, Türk hâkimiyetine girdikten sonra iddia edildiği gibi hiçbir zaman büyük bölgeler itibariyle çoğunlukta olmamıştır. Ancak, onların, grup grup çoğunlukta olduğu bazı küçük bölgeler de vardır. Bununla beraber çoğu yerde, Ermeni-Türk karışımı köylerin sayısı da büyük bir yekun tutmakta idi. Ancak, Müslümanların takibe uğradığı tarihlerde, Hıristiyan Türk Ermenileri, Türk İslam kanun ve kaideleri çerçevesi ve Türk hoşgörüsü içinde, hiçbir zaman rahatsız edilmeden, aynı zamanda devlete sadık olarak, sakin, müreffeh ve mutlu bir hayat yaşıyorlardı. Osmanlı arşiv belgelerinde, mahkeme kayıtlarında, hatta Batılı seyyahların seyahatnamelerinde, Türklerin devlet olarak, millet olarak, Ermeni toplumuna karşı, Türkler içinde görülen günlük olağan olaylar dışında hiçbir kötü hareketine rastlanmaz. Aksine, devletin, Ermeni toplumunun varlığını devam ettirmek ve onları teşkilatlandırmak için tedbirler aldığını görüyoruz.
Osmanlı Devletinde, gayrimüslimlere tanınan haklar, ta baştan beri, istikrarlı bir gelişme göstermiştir. Mevcut haklarda bir kısıtlama yapma yoluna gidilmediği gibi, Tanzimat’tan sonra da bunlara yenileri ilave edilmiştir. Gayrimüslimlerin statüsü, fermanlarla ayrıntılı bir şekilde belirlenmek suretiyle ehl-i örf denilen kamu yöneticilerinin olası keyfi uygulamalarına karşı yasal bir güvenceye alınmıştır. Gayrimüslim topluluklar, ellerindeki fermanlara aykırı uygulamaları her zaman Padişah, Divan ve Babıâli gibi devletin en üst yönetim organlarına iletme ve çözüm arama hakkına sahip olmuşlardır. Millet Liderleri, milleti adına Divan-ı Hümayun’da söz söyleme yetkisine sahipti.
Lozan Barış Konferansında, gayrimüslimlerin hakları en çok tartışılan konular arasında yer almış ve “Ekalliyetlerin Himayesi” başlığı altında düzenlenmişti.
Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, yeni kurulan devletin temel dış politikasını “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” olarak belirlemişti. Her zaman da bu prensibe uygun davrandı. Anadolu’da boğaz boğaza çarpıştığı Yunanlı Venizelos ile dostluk kurdu ve birkaç yıl önce yaşananları gündeme getirerek dostluğu zedelemek istemedi. Türkiye Cumhuriyeti, Cumhuriyetin ilanından sonra komşularıyla ve daha önce yaşanan olaylarla bir hesaplaşma, bir kin gütme, öç alma politikası izlemedi. Hem I. Dünya Savaşı’nda ham de Kurtuluş Savaşı’nda yaşananları geçmişe bıraktı. Onların, ülkelerin geleceğine taşınmasına ve toplumda yeni kin ve nefret duygularını beslemesine fırsat vermedi. Ermeni meselesi de bu konulardan biriydi. Ancak Türkler susarken Ermeniler boş durmadılar. Özellikle 50 yıldır hep onlar olayları kendi yönlerinden anlattılar. Bazı Avrupa ülkelerinde var olan ve kökü tarihe dayanan Türkler hakkındaki “kötü” önyargıyı da kullanarak dünya kamuoyunu tek taraflı olarak etkilediler. Yani dünya kamuoyu 50–60 yıldır neredeyse sadece Ermenileri dinledi, sadece onların yazdıklarını okudu.
Bugün Türkiye için, Ermeni soykırımı üzerine çeşitli oyunlar oynanmıştır. Bu durum Türkiye’nin uluslararası alanda imajını sarsmıştır. Avrupa’nın büyük devletleri ortaya bir suç ve bir suçlu çıkarmasıyla başlayan bu dönemde Türkiye tam olarak haklılığını ortaya koyamamıştır. Diplomatik açıdan bakıldığında Türkiye kendi iç meseleleri ile uğraşmaktan dış gelişmelere karşı varlığını ortaya koyamamaktadır.
Tarihi gerçekler her zaman göz ardı edilmiştir, gerçeğe uymayan bilgiler verilerek suçlu duruma düşürülmek istenilmektedir. Mustafa Kemal Atatürk’ün bu durumla ilgili söylediği çok güzel bir söz vardır: “Tarih yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir. Yazan yapana sadık kalmazsa, değişmeyen hakikat insanı şaşırtacak bir nitelik alır.” Bu söz tam da bu konuya çok uygun gelmektedir.