Neoliberalizmin Ulusal Güvenlik Siyasalari Üzerindeki Etkileri Ve Türkiye’nin Güvenlik Siyasasi Üzerine Bir İnceleme
Yayın Tarihi : 21.6.2011

ÖZET

Ulusal güvenlik siyasaları çıkarlara ve algılanan tehditlere göre değişen dinamik politikalardır. Tarihsel süreç içinde ontolojik, sosyo-politik ve jeopolitik koşullara göre yeniden belirlenen bu politikalar 1990’lardan sonra küreselleşme ve neoliberalizmin etkisiyle jeoekonomik içerikler taşımaya başlamış ve bu değişimden ülkeler gelişmişlik düzeylerine göre farklı düzeyde etkilenerek politikalarına yansıtmışlardır. Soğuk savaş yıllarında stratejik yapılanmaya göre güvenlik siyasalarını oluşturan ve iç tehditlere daha fazla odaklanan Türkiye ise gelişmekte olan bir ülke olarak dünyanın yaşamış olduğu neoliberal yapılanmanın kendisi için taşıdığı riskleri görememekte ve bunları güvenlik siyasalarına yansıtamamıştır.


ABSTRACT

National security policies are closely related to threat and interests. Within historical process, national security policies are reshaped under ontological, socio-political and geopolitical condition. But after the 1990’s, national security policies has changed and focused on geo-economic priorities in particularly and nations all over the world has affected from this change according to theirs level of development. Turkey’s national security policies are shaped according to strategic construction and more focused on interior matter during the cold war times. But now as a developing country, Turkey is not realizing threats which is rising under the neoliberal economic condition and couldn’t reorient national security policies for new security environment.

1. Giriş

Güvenlik siyasaları, egemen birikim modelinin, toplumsal yapının ve politik davranışın ürünüdür ve bu yapılardaki değişimle birlikte dönemsel olarak değişmektedir.

Tarihsel süreç içinde, toplumlar büyük ölçüde egemen iktisadi sistemde yaşanan dönüşümün belirlediği beklentilere uygun olarak siyasalar geliştirmişlerdir. Bu siyasalar içinde devletin ve toplumun temel varlık nedenleriyle ilişkilendirilen “güvenlik siyasaları” önemli yer tutmaktadır. Güvenlikle tehdit arasındaki yakın etkileşim nedeniyle güvenlik siyasasının oluşum sürecinde tehdit algılamaları son derece önemlidir. Fakat zaman içinde toplumun ve devletin algıladığı tehditlerde farklılık olabileceğinden yola çıkılarak hangisinin öncelikli olduğu tartışıla gelmiştir. Bununla birlikte, tarih boyunca güvenlik siyasaları devletin tehdit algılaması doğrultusunda biçimlenmiştir.

Bu bağlamda “güvenlik siyasalarına” esas oluşturan temel parametrelerin neler olduğu ve hangi nesnel şartlar altında saptandığı siyaset biliminin araştırma konularındandır. Şimdiye kadar yapılan çalışmalarda bu konu askeri ve konjonktürsel koşullar altında incelenmiş ve stratejik açıdan derinleştirilmiştir. Oysaki son zamanlarda yapılan antropolojik çalışmalar ekonominin soysal ilişkiler içine yerleşmiş olduğu ve toplumsal davranışı yönlendirdiği gerçeğini açıkça ortaya koymaktadır (Polanyi,2007,88; Platteau,2000,11; Fevre,2003,31).

Buna göre toplumların üretim ilişkilerini ve sermaye birikim modellerini göz önüne almadan tehdit algılamalarını çözümlemek ve güvenlik siyasalarını açıklamak pragmatist bir yaklaşım olmayacaktır. Bu nedenle, bu çalışmada tarihsel süreç içinde tehdit algılamalarını belirleyen koşullar ve algılanan tehditler doğrultusunda nasıl bir politik yaklaşım sergilendiği incelenerek güvenlik siyasalarındaki değişim incelenmiştir.

Çalışmada Soğuk Savaş döneminde devletler arasındaki Doğu-Batı ayrımının yerini 1990 sonrasında değişen ekonomik koşullara bağlı olarak gelişmiş ve azgelişmiş devletler ayrımına bıraktığı, Soğuk Savaş dönemine ait kutuplar arası gerilimden beslenen askeri tehdit algılamasının artık geçerliliğini yitirdiği ve yeniden yapılanan dünyada gerçek tehdidin ekonomik çıkar ilişkilerinin neden olduğu sosyo-ekonomik kırılmalardan kaynaklandığı oraya konmuştur.

Dünyada yaşanan bu değişimden gelişmiş ve azgelişmiş devletler farklı biçimlerde etkilenmektedir. Gelişmiş devletler, ekonomik çıkarlarına göre güvenlik siyasalarını yeniden gözden geçirirken azgelişmiş ya da gelişmekte olan ülkelerin algıladıkları tehditler veya bu ülkelerin toplumların karşı karşıya olduğu gerçek tehditler farklılık göstermektedir. Bu konu, gelişmekte olan bir ülke olan Türkiye üzerinden incelenerek bu ülkelerin tehdit çevrimleri açıklanmaya çalışılmış ve bu bağlamda yeniden yapılanma süreci içinde Türkiye’nin güvenlik siyasası irdelenmeye çalışılmıştır.


2. Dünyanın Neoliberal Yeniden Yapılanması Sürecinde
Güvenlik Siyasetinde Yaşanan Değişmeler

Güvenlikle tehdit arasındaki ilişki incelendiğinde temelde insanların güvenlik ihtiyaçlarının biyolojik ve sosyal zayıflıklarından kaynaklandığı görülmektedir (Fromm,2005,52). Buna karşın hayatın akışı içinde karşılaşılan her olumsuzluk tehdit olmadığı gibi kişi ya da toplum tarafından algılanamayan tehditler de tehdit olma özelliğini yitirmez. Bir tehdidin ortadan kalkması ya da tehdit olma özelliğini kaybetmesi için öncelikle doğru olarak algılanması daha sonra ise çözümlerin uygun bir aracı yoluyla siyasete aktarılması gerekir. Siyaset biliminde bu süreç güvenlik politikalarının konusunu oluşturmaktadır.

Güvenlik siyasasının hangi nesnel şartlar altında geliştiğini anlamak içinse tarihsel süreç içinde nelerin tehdit olarak algılandığını saptamak yerinde olacaktır. Bu bağlamda tarihte geriye doğru gittiğimizde ilk olarak güvenliğin konusunu ilkel dönemde doğa şartlarına karşı verilen hayatta kalma mücadelesinin oluşturduğunu söyleyebiliriz (Şenel,1995,17). Avcılıktan, toplayıcılığa oradan tarım toplumuna geçişte yaşanan sosyal ve ekonomik ilişkiler, her dönemin güvenlik siyasaları için belirleyici olmuştur. Başlangıçta kullanmak için üreten insan daha sonra biriktirmek ve kazanmak için üretmeye başlamış, oluşturulan bu ilkel sermaye, korunması gereken bir değer olarak güvenlik siyasalarına konu olmuştur.

Üretim araçları ve ilişkileri bakımından tarihsel bir dönüm noktası olan Sanayi Devrimine kadarki sürede üretim araçlarında ve sermaye birikim modelinde çok az değişiklikler yaşandığı için ekonomi ve güvenlik ilişkileri açısından türdeş özellikler gösteren uzun bir dönem görmekteyiz. Bu uzun dönem içinde giderek ticaretin örgütlenişi askeri ve savaşçı bir nitelik kazanmıştır. Ticaretle korsanlık, silahlı kervanlar, kılıçlı tüccarlar ve fermanlı şirketlere doğru bir değişim yaşanırken toplumsal ilişkilerin giderek güce dayandığı bir sosyal örgütlenmede algılanan tehditlere göre geliştirilen güvenlik siyasaları klasik anlamda askeri önlemlerle sınırlı kalmıştır (Polanyi,2007,50).

Sanayi Devriminde yaşanan sosyo-ekonomik değişim ve dönüşümlerde Rönesans ve Reformasyon özel bir yer tutar. Çünkü bu fikir devrimi ortaçağın skolâstik ve disipliner anlayışına önemli darbeler vurmuştur (Armaoğlu,1997,19). Bu dönemden sonra insanların fikir yapılarındaki özgür düşünce eğilimi akademik bir ilgiden çıkarak, ekonomik ve sosyal hayatta liberal yaklaşımların da önünü açmıştır.

Sanayi Devriminden itibaren özellikle Avrupa’da üretim biçiminde yaşanan değişimler toplum üzerinde sosyal ve iktisadi dönüşümlere yol açmıştır. Sanayi Devriminin dinsel, siyasal, bilimsel ve felsefi içerikler taşıyan düşünsel nedenleri başta olmak üzere hızlı nüfus artışı, tarımda yaşanan gelişmeler, yaşam düzeyinde görülen yükseliş ve bunlara bağlı olarak üretim biçiminde yaşanan değişimler toplumun ekonomik olarak yeniden örgütlenmesine neden olmuştur (Tanilli,1999,27). Bu örgütlenme içinde fabrika şehirlerinin yükselişi, yoksulların oturduğu varoşların ortaya çıkışı, çocukların çalışma saatleri, belirli işçi gruplarının düşük ücretleri ve sanayide tekelleşme gibi olgular Sanayi Devrimini tanımlayan unsurlardır. Ancak bu ticari toplumda üretimde karmaşık makinelerin ve fabrikaların kullanılmaya başlanmasıyla kendi yasalarına göre işleyen piyasa kaçınılmaz olmuş ve piyasa ekonomisinde hammadde ve pazar ihtiyacı dış politikayı yönlendiren başlıca nedenler haline gelmiştir (Polanyi,2007,82).

Sanayi Devrimi sonrası artan sermaye birikimi ve hammadde ile pazar ihtiyaçları uluslararası ticareti önemli bir konuma getirmiştir. Fakat ekonomik açıdan iç ticaretle dış ticaret arasında önemli farklılıklar ve engeller bulunmaktadır. Mesela uluslararası ticaret için en önemli iki öğeden biri deniz ticaret yolları diğeri ise güvenlik sorunudur. Çünkü uluslararası ticaretin büyük bir kısmı deniz üzerinden gerçekleştirilir ve dünya ekonomi politiğinin can damarları olan geçiş noktalarından en önemli dokuz tanesinin sekizi ise azgelişmiş ülkelerdedir (Davutoğlu,2004,11). Uluslararası ticaretin önünde bulunan önemli engellerin bir diğeri ise güvenlik sorunudur. Bu bağlamda yapılan yatırımların siyasal güvence altında olması ve finans akışının kesintisiz gerçekleşmesi birçok yasal düzenlemeyle sermaye güvenliğinin ve devletler arasında eş güdümün sağlanması gerekir (Jensen ve McGillivray,2005,303). Ayrıca genel olarak sermaye ve ticaretin önündeki en büyük engeller teknik başarısızlıklar değil devletler arası savaşlardır. Fakat küçük devletler arasındaki ya da büyük bir devletle küçük bir devlet arasındaki savaşlar uluslararası sermayeyi hareketlendirip pazar payını büyüteceği için asıl tehlike değildir. Buna karşın iki büyük devletin arasında çıkabilecek bir savaş finans çevreleri ve sermaye sahipleri için bir felaket olur. Bu nedenle, Polanyi (2007,35)’nin belirttiği gibi, Birinci Dünya Savaşı öncesi İngiltere başta olmak üzere güçlü devletler büyük bir savaşın çıkmasını önlemek ve uluslararası barışı sağlamak için iki sistemden yararlanmıştır. Bunlardan biri devletlerarası güç dengesi diğeri ise altın standardıdır. Uluslararası ilişkilerde bir ilke ve sistem olarak kullanılan güç dengesi siyaseti, dönemin güvenlik politikalarını şekillendiren önemli bir politik araçtır

Yazılı bir anlaşmaya bağlı kalmaksızın yürütülen bu güç dengesi Avrupa’da askeri ve diplomatik ilişkiler yoluyla korunmaya çalışılmış ve anlaşma yolları tıkandığında ise giderek ortak eylem yolları aramanın biçimi olmuştur. Birinci Dünya Savaşı öncesi gelişen olaylar dikkate alındığında, gerçekten de büyük devletlerin çıkarları tehlikeye girdiğinde, bu devletlerin toplu halde küçük devletlerin işlerine karışma hakkını ellerinde tutmaları, Avrupa düzeyinde tam olarak örgütlenmemiş bir yönetim mekanizmasının varlığını gösteriyordu (Polanyi,2007,374).

Bu formel olmayan sistemin en güçlü desteği, ya bir ticaret anlaşması ya da geleneklerin etkin kıldığı uluslararası bir araç yoluyla gerçekleşen sayısız özel iş ilişkileridir. Hükümetler ve özel sermaye sahipleri uluslararası ilişkilerin çeşitli mali, ekonomik ve yasal yönlerinde birbirleriyle bağlantı halindedirler ve bu kitle çıkacak bir savaştan en büyük zararı görecek çıkar gruplarını oluşturduğu için uluslararası örgütlerin bulunmadığı dönemlerde bile ekonomik gücün görünmez baskısıyla güvenliği sağlamaya çalışmışlardır (Polanyi,2007,374).

Birinci Dünya Savaşı öncesi sanayide yaşanan gelişmeler hammaddeye ve enerjiye olan talebi artırırken piyasalarda yaşanan daralmalar uluslararası sistemi adeta bıçak sırtında tutmuştur. Çıkan siyasal krizler bu duruma eklenince güç dengesi siyasası barışı korumakta yetersiz kalmış ve yeni bir paylaşım savaşı her şeyi alt üst etmiştir. Bu savaş sonucu büyük imparatorluklar dağılarak yönetilmesi kolay küçük devletlere bölünmüş fakat buna rağmen uzun süreli bir barış yinede sağlanamamıştır.

Dünya ekonomisinin devletlerarası siyasal krizler nedeniyle büyük zarar görmesi İkinci Dünya Savaşı sonrasında yeni bir uluslararası yapılanmayı zorunlu kılmıştır (Newman, 2001,247). Savaş öncesi dünyanın güvenlik valfları olan güç dengesi savaş sonrası yerini çift kutuplu bir dengeye bırakmıştır. Bu dönemde devletlerarası ayrım doğu-batı ekseninde gerçekleşmiş irili ufaklı birçok devlet her iki kutuptaki merkez ülkeler etrafında toplanmıştır. Bu arada dünya ekonomisi eski biçimini yitirmiş bütçeler ve silahlar, dış ticaret ve hammadde kaynakları, ulusal bağımsızlık ve egemenlik artık para ve kredi mekanizmalarının işlevleri olmuştur (Polanyi,2007,54). Yine bu dönemde kutuplar arası ideolojik gerginliğe dayalı bir güvenlik siyasası bütün ülkeler tarafından uygulanmaya başlanmış, silahlanmaya dayalı bir barış bu dönemin en büyük özelliği haline gelmiştir. Bu sayede savuma harcamaları sürekli artarak devlet kurumları aracılığıyla silah sanayisine önemli miktarda fon aktarımı yapılmıştır. Bu sermaye birikimi kapitalizmin yeniden yapılanırken ihtiyaç duyduğu ekonomik ve siyasal finansmanı sağlarken (Şaylan,2003,187) yaygın bir barışın sağlanması ve sürdürülmesi için uluslararası finans; Birleşmiş Milletler (BM), Dünya Bankası (WB), Uluslararası Para Fonu (IMF) gibi küresel örgütler yoluyla örgütlenmiştir (Emmerji, Jolly ve Weiss,2005,212). Aynı zamanda bilim ve iletişimde yaşanan gelişmeler de kapitalizmin yeniden yapılanmasını kolaylaştırmıştır.

İşte 1990’lı yıllara yaklaştıkça ekonomik koşullardaki bu değişime bağlı olarak, egemen ekonomi politikalarında da değişiklik ihtiyacı ortaya çıkmıştır. Bu nedenle İkinci Dünya Savaşı sonrasında gözde olan Keynesci politikalar artık yavaş yavaş terk edilmeye başlanmıştır (Savran,2004,2). Yine bu dönemde yüksek kamu harcamalarını gerektiren devletçi kapitalist politika, krizlerin yaratıcısı ilan edilerek suçlanmıştır. Bunun yerini devletin iktisadi devlet teşebbüslerinden ve eğitim, sağlık, ulaşım, iletişim gibi kamusal alandan elini çekerek ekonomiyi tamamen kendi kurallarına göre işleyen serbest bir piyasaya bırakmasını ve tüm kuruluşların özelleştirilmesini savunan neoliberalizm almıştır.

1990’lı yıllarda dünya Doğu Bloğunun çökmesiyle neoliberal politikaların hızla yayılmasına şahit olmuştur. Dünya’da ekonomi yaklaşımında yaşanan bu köklü değişimler sınırların yabancı saldırılara karşı askeri önlemlerle savunulması anlamına gelen klasik güvenlik anlayışının da artık terk edilmesini gerektirmiştir. Burada gözden kaçırılmaması gereken nokta aslında güvenlik yaklaşımında yaşanan temel değişimlerin Sovyet Bloğu’nun çökmesinden değil ekonomi ve üretim modelinde yaşanan neoliberal değişimden kaynaklandığıdır (Castells,2003,35).

Girilen bu yeni dönemde ise çokuluslu şirketler sayıca artmış ve güçlenmiştir. Bunun sonucu olarak karşılıklı ekonomik ilişkilerin neden olduğu çok taraflı bağımlılık askeri saldırı riskini de oldukça azaltmıştır. Bu nedenle de artık ulusal güvenlik anlayışı “dış saldırılara karşı ulusal sınırları korumaya yönelik askeri önlemler ve tehdit algılamaları” yerine ekonomik kapasite ve üretkenlik ile ilişkilendirilmeye başlanmıştır (Ripsman ve Poul,2005,206). Piyasa ekonomisinin küresel egemenliği ile birlikte algılanan tehditler de farklılaşmış ve ekonomi, gıda, sağlık, çevre, etnik, kültürel ve politik konular güvenlik siyasalarını yönlendirmeye başlamıştır. Sonuçta neoliberal politikaların ürettiği bu tehditler güvenlik siyasasında klasik güvenlik yaklaşımının değişerek yerine temel insan ihtiyaçlarının da içinde bulunduğu ve piyasa ekonomisini merkeze alan yapısalcı (Constructivisim) bir anlayışa dönüşmesine neden olmuştur (Newman, 2001,247).

1990 sonrası gelişen ekonomik ve siyasal olaylara bağlı olarak neoliberalizmin ürettiği tehditleri analiz edebilmek için jeoekonomik bir değerlendirme yapmak yerinde olacaktır. Bu bağlamda uluslararası alanda neoliberalizm üç şey hakkında serbest ve sınırsız hakları savunur. Bunlar;
(a) Malların ve hizmetlerin serbest dolaşımı,
(b) Sermayenin serbest dolaşımı,
(c) Yatırım serbestîsi ya da özgürlüğü.

Malların ve hizmetlerin serbestçe dolaşımı için uluslararası alanda politik, ekonomik ve kültürel eşgüdümün sağlanarak dünya piyasalarının tek tip bir yapıya bürünmesi yani ülkeler arasında ekonomik, siyasal ve kültürel engellerin kaldırılması gerekmektedir (Shin,2000,19). Bu nedenle tüm dünya piyasalarının ekonomik ve siyasal olarak bir birine eklenmesi küreselleşme projelerinin iktisadi boyutunu oluşturmaktadır.

Sermayenin serbest dolaşımı ise paranın finansal getirisini artırmak için gereklidir. Çünkü sanayileşmiş ekonomilerde sermaye sahipleri diğer ülkelerdeki rantabiliteden yaralanmak için sermaye ihraç ederler. Piyasalar arasındaki farklardan dolayı ülke dışına aktarılan sermayenin getirisi her zaman içerideki getiriden daha yüksek olmaktadır.

Ayrıca 1980’lerden sonra giderek artan mal ve sermaye birikiminin emilmesi için “coğrafi yayılma ve mekânsal yeniden örgütlenme” de kaçınılmaz hale gelmiştir (Harvey,2004,23). Bu nedenle sermaye piyasası ve bankacılık alanlarında yaşanan gelişme ile birlikte yeni üretim ve tüketim alanları arayışı büyük sermayelerin güdümündeki siyasal iradeyi adeta yeni sömürgeler arayışına zorlamaktadır (Ferro,2002,48).

Sermayenin serbest dolaşımı için sadece ekonomik yatırımlar ve ticaret ilişkileri değil aynı zamanda sosyal ve kültürel ilişkilerden de yararlanılmaktadır. Mesela futbolun evrenselliğinden yararlanılarak oyuncu ve kulüp transferleri yoluyla zengin ülkeler arasında sermaye aktarımında bulunulur (Milanoviç,2005,830). Ayrıca kimi gelişmiş ülkeler azgelişmiş ülkelerde gerçekleştirmeyi düşündükleri yatırımlar için gerekli olan sosyal ve siyasal desteği uluslararası yardım örgütleri ve insani yardım projeleri aracılığı ile sağlarlar.

Bu bağlamda bazı devletlerin ve sermaye sahiplerinin emperyal çıkar ilişkileri içinde birlikte hareket ettikleri görülmektedir. Askeri önlemler, savaşlar ve güvenlik bahaneleri ise bu çıkar ilişkilerinin korunması ve beklentilerinin gerçekleştirilmesi için araç olarak kullanılmaktadır.

Yatırım serbestisi ya da özgürlüğü ise bölgesel farklılıkların avantaja dönüştürülerek sermaye birikiminin artırılması için kullanılan yöntem ve taleplerden biridir. Zaten bir bölgesel sistem içinde aşırı birikim, sermayenin değerini düşüreceğinden ya makul bir gelecekte dolaşıma tekrar katılması için uzun süreli yatırımlara dönüştürülmesi ya da başka yerlerde yeni pazarlar, yeni üretim kapasiteleri, yeni kaynaklar ve olanaklar açmak yoluyla mekânsal olarak yer değiştirmesi gerekir. Bu anlamda hareket kolaylığını sağlamak için doğrudan yabancı yatırımların önündeki engellerin kaldırılması önemlidir(Harvey,2004,23).

Özetle neoliberal dönemde güvenlik yaklaşımı, değişen ve küresel ölçekte dolaşan sermayenin güvenliğine odaklıdır. Yeni pazarların, yatırım alanlarının elde edilmesi, hammadde rezervlerine, ucuz emek gücüne ulaşılabilmesi sermaye birikiminin güvenliği için yaşamsaldır. Bütün bu gereklilikler ise ulus devletlerin yapısal ve işlevsel dönüşümü yoluyla sağlanmaktadır. Bu dönüşüm içinde neoliberal politikalarla devletin küçültülmesi ve devletin asli görevleri arasında olan güvenlik işlerinin bile özel sermayeye devredilmesi büyük önem taşır ve bu dönüşümü sağlamak için güvenlik siyasaları da bir araç olarak kullanılmaktadır.

Dünyanın yeni ekonomik önceliklerine ya da küresel sermayenin ihtiyaçlarına uygun yapısal dönüşümlerin gerçekleştirilmesi için istikrarsızlık ve küresel terör birer neden olurken bu dönüşüme uygun olmayan yönetsel biçimlere sahip devletler küresel terör ve istikrarsızlığın kaynağı olarak gösterilmiştir. Sorunu bu bağlamda çözmek için çoğunluğunu azgelişmiş ülkelerin oluşturduğu bu “terör odakları” ya da “şer eksenleri” sözde demokratik toplum projelerinin etüt sahaları haline gelmiştir.

Bu kapsamda geliştirilen bölgesel ve küresel güvenlik siyasaları “güvenlik tabanlı” bir sermaye birikimi için gerekli olan yasal zemini hazırlamaktadır. Konuyu biraz daha somutlaştırmak için bir örnek vermek gerekirse ABD’nin Irak’ı işgaliyle bölgede artan istikrarsızlık küresel enerji ve güvenlik şirketlerine kaynak aktarımı için önemli fırsatlar yaratmıştır. Birinci Körfez Krizi’nde yanan petrol kuyularını söndürme işi büyük paralar karşılığı ABD’li Özel Güvenlik Şirketi “Haliburton”un bağlı kuruluşlarına verilmiştir. Bu şirketin başkanlığını yapan Dick Cheney Birinci Körfez Savaşı sonrasında şirketteki görevinden ayrılarak ABD Başkan Yardımcısı olmuş ve onun döneminde savunma işlerinin özel sektörlere bırakılması bir devlet politikası haline dönmüştür. Irak’ın ikinci defa işgalinde ise bu şirkete bağlı bir kuruluş olan “Blackwater Güvenlik Şirketi” kendine ait bir ordu kurarak Irak’ta Kürt bölgesinin güvenliğini üzerine almıştır. Bu şirket sadece ABD dışında değil, yurt içinde de oldukça aktiftir. Mesela New Orleans’ta ki son sel felaketinden sonra sokak güvenliğini de bu şirket elemanları sağlamıştır (Turgut,2007).

Bu bağlamda başta Ortadoğu olmak üzere birçok bölgede bir türlü sağlanamayan (ya da sağlanmak istenmeyen) istikrara karşı gelişmiş ülkelerin güvenlik siyasalarının kendisi sermaye birikiminin devamı ve ekonomik büyüme için “Örgütlü Kapitalizm” (Foster,2005,10)’in en önemli araçlarından biri haline gelmiştir.

3. Neoliberal Yeniden Yapılanma Sürecinde Türkiye’nin Güvenlik Siyasası

Soğuk Savaşın bitmesinin ardından sermaye ve finans ulusal politikaların en önemli unsuru olmuş jeopolitik olarak Doğu-Batı ayrımı yerini gelişmiş-azgelişmiş ülkeler ayrımına bırakmıştır. Kimi kaynaklarda azgelişmiş ülkeler kapitalist üretim ilişkilerinin henüz yerleşmediği ülkeler olarak tanımlanırken (Sönmez,1998,49) kimi kaynaklarda ise her hangi bir ülkede kapitalizmin bir üretim biçimi olarak egemen olması ile o ülkenin kapitalizmin etkisi altına girmesinin farklı şeyler olduğu belirtilmektedir (Başkaya,2001,59). Bu nedenle azgelişmiş olarak tanımlanan ülkelerde zamanla sanayileşme oranı artsa da ve belli bir sermaye birikimi oluşsa da bunların kontrolü yine merkez ülkelerin ellerinde bulunacaktır. Dolayısıyla gelişmiş ülkelerin dünü, az gelişmiş ülkelerin bu günü değildir (Başkaya,2001,53).

Bu bağlamda çevre ülkelerin çoğunun ekonomileri IMF ve Dünya Bankası gibi küresel finans kuruluşları eliyle gelişmiş ülkeler tarafından kontrol edilmekte olduğu gibi ekonomik performanslarına göre sınıflandırılmaları da yine bu kuruluşlar yoluyla yapılmaktadır. Bu çerçevede uluslararası finans çevreleri tarafından kabul edilmiş ekonomik göstergelerin içerisinde yer alan Türkiye ise gelişmekte olan bir ülke olarak kabul edilmektedir (Ellsworth,1984,247).

Yeterli sermaye birikimine sahip ve küresel ekonomiye yön veren gelişmiş ülkeler ekonomik liberalizmi bir dünya sistemi olarak sunmakta ve diğer ülkeleri siyasal ve neoliberal piyasa araçlarını kullanarak bu sisteme eklemlenmeye zorlamaktadır. Gelişmekte olan ve azgelişmiş ülkeler, kalkınma ve modernleşme yolu olarak tanımladıkları neoliberal piyasayla bütünleşme yaklaşımını ülkelerinin reel çıkarları ve sosyal sınıflar arasındaki gelir uçurumunun artması pahasına uygulamaktadır.

Tanzimat yıllarından bugüne Batıyı kendine model olarak almış olan Türkiye özellikle 1980 sonrası serbest piyasa sistemine geçerek sosyal ve siyasal yaşamını bu doğrultuda düzenlemeye sürecine girmiştir (Kepenek ve Yentürk,1996,129). Sovyetler Birliği’ne komşu olması nedeniyle Soğuk Savaş yıllarında Batı için stratejik bir öneme sahip olan Türkiye, bu yıllarda güvenlik politikasını ideolojik kutuplaşmanın öngördüğü tehditlere göre şekillendirmiştir. Klasik anlamda askeri tehditlere ve politik risklere odaklanmış bu politika nedeniyle Türkiye dünyanın geçirmekte olduğu ekonomik ve siyasal dönüşümü ve neoliberal değişimin getirdiği risklerini görememiştir. Bu nedenle de Sovyetler Birliği’nin beklenmedik bir şekilde dağılmasıyla vizyon sıkıntısı çeken Türkiye Batı’dan kopmamak amacıyla Avrupa Birliği’ne katılım sürecini hızlandırmaya çalışmıştır.

Soğuk Savaşın bitmesiyle ise büyük devletler arasında çatışma riski azalmış ve genel olarak güvenlik politikaları bu doğrultuda yeniden düzenlenmiştir (Rosecrance ve Thompson,2003,377). Fakat büyük devletler tarafından küçük devletlere yönelik harekât düzenleme riski ya da azgelişmiş ülkelerde etnik ayrımcılığa dayalı iç çatışma riski güncelliğini hâlâ korumaktadır. Çünkü bu çatışmalar küresel emperyalizmin finans kaynaklarından birini oluşturmakta ve söz konusu ülkelerin kontrolünü ise kolaylaştırmaktadır.

1990 sonrası yeniden yapılanma içerisinde gelişmiş ülkelerle azgelişmiş ya da gelişmekte olan ülkelerin karşı karşıya olduğu tehditler temelden farklılıklar göstermektedir. Çünkü ABD’nin 1980’lerde başlattığı neoliberal değişimin dünya düzeni ile ilgili üç temel amacı vardır. Birincisi, kapitalist ülkelerin sosyo-ekonomik yapılarını ve sınıf ilişkilerini yeniden düzenlemek, ikincisi uluslararası ilişkileri gelişmiş azgelişmiş ya da merkez ve kenar (çevre) ülkeler çerçevesi üzerine oturtarak neoliberal yapılanma bağlamında yeniden yapılandırmak, üçüncüsü ise birbirine eklemlenmiş bir dünya pazarı oluşturmaktır (Kaygusuz,2007,147). Bu hedeflere ulaşmak için ulusal boyutta azgelişmiş ya da gelişmekte olan ülkelerin anayasal çerçevelerinin ve iktidar yapılarının yeniden örgütlenerek neoliberalizme eklemlenmelerinin sağlanması, uluslararası boyutta ise yeni bir güvensizlik ortamı yaratılarak silahlanma yarışını içeren çevreleme politikası yerine askeri güç kullanımını içeren yayılma politikasının hayata geçirilmesi amaçlanmıştır.

1989 yılında Sovyetler Birliğinin dağılması ulus devletlerin yeniden yapılandırılmaları için gerekli konjonktürel şartları oluştururken 11 Eylül saldırıları da ABD’nin askeri güç kullanarak yayılma politikasını hayata geçirmesini sağlayacak stratejik fırsatı sağlamıştır.

Bu bağlamda 11 Eylül sonrası ABD öncülüğünde azgelişmiş ülkelere yapılan askeri harekâtların amacı dünyada serbest girişim ve sermaye akışına açık olmayan alanların kalmaması, bu akışların ABD tarafından kontrol edilmesi, petrol ve diğer enerji kaynaklarının Batı/Kuzey ülkeleri için erişilebilirliğinin önündeki tüm engellerin ortadan kalkmasıdır (Harvey,2003, 1-22).

Kaygusuz’un (2007,150) Stephan Gill’den aktardığı gibi Tüm bu amaçlar çerçevesinde ABD, güvenlik açısından dünya ölçeğinde tüm devletleri neoliberal kapitalizme eklemlenme düzeylerine göre yeniden sınıflandırmaktadır. Bu sınıflandırmada ABD’nin güvenlik sorunu yaşamayacağı, neoliberalizmi tam olarak benimsemiş devletler merkez ülkeler olarak kabul edilirken, orta düzeyde eklemlenmiş devletler ise gelişmekte olan ülkeler olarak adlandırılarak sürekli baskı ve denetim altında tutulmaları planlanmıştır. Bu tür devletlerde neoliberalizm karşıtı siyasal yapılanmalara geçit verilmeyeceği gibi iktidarı k

© 2017 TASAM Tüm hakları saklıdır.
Developer KILIC