Türkiye’nin Yumuşak ve Sertleşen Gücü
Sema KALAYCIOĞLU
Prof. Dr. Sema KALAYCIOĞLU
Yayın Tarihi : 08.09.2011
Türkiye’nin Yumuşak ve Sertleşen Gücü

Prof.Dr. Sema Kalaycıoğlu

Türkiye, 2004 yılından bu yana geçen 7 yıllık süre içinde kalkınma yardımları konusunda önemli bir yol kat etti. Özellikle 2009 itibarı ile başta fakir Afrika ülkeleri olmak üzere, Kafkasya, Orta Doğu ve Balkan ülkelerine yaklaşık 800 milyon Dolar civarında dış yardım sağladı. Bunun büyük bir kısmı elbette, program ve projeler çerçevesinde ve “Güney-Güney” işbirliğine katkı mahiyeti taşıyan resmi dış yardım oldu. Ancak bu yıl, şeker bayramı öncesinde ve sadece 10-15 gün gibi kısa bir sürede, Somali için, halkın katılımı ile 100 milyon Dolar gibi bir yardımı seferber etmesi de bir ortak bir organizasyon ve hedefleme başarısı olarak gözleri doldurdu. Haftalık The Economist dergisi bile evvelsi haftaki sayısında bunu önemle vurguladı. Bu yardımlar için hedef coğrafya genellikle, “ortak dil ve kültür alanları” olarak tanımlanmış durumda. Ayrıca bu kapsam dışında, Türk Kızılay’ı,  ihtiyacın acil ihtiyaç olduğu her felaket bölgesine, dil, din, kültür farkı gözetmeden el uzatan ve fevkalade etkin yardım aktaran bir kurum oldu çıktı. Türkiye’nin maddi ve ayni yardımlarına, bazı özel ve sivil toplum kuruluşlarının, dünyanın gelişmiş veya gelişmemiş ülkelerinde sağladığı eğitim ve sağlık hizmetlerini de eklersek, dünyada yeni bir Türkiye imajı doğdu.

Yardımların Yarattığı Olumlu İmaj

Yardım, küresel ve bölgesel bir güç olmak için iyi bir kanal. Şu anda Hindistan da dâhil olmak üzere birçok yeni gelişen ülke, yardım alan konumundan yardım veren konumuna terfi etmiş bulunuyor. Türkiye’nin de bu ülkeler arasına girmiş bulunması fevkalade önemli.  Kim derdi ki 1970 li yıllarda 70 cent’e muhtaç olan Türkiye, 2000 li yıllarda bir hibe yapan bir ülke haline gelecek. Ancak bunda özellikle son on yılın ülkeye getirdiği kazanımların ve düşüce değişikliğinin etkisi var. Bunu Türkiye için mümkün kılan şey, sağlanan iktisadi başarı, başarıyı güvence altına alan çalışkanlık, verimlilik ve artan zenginlik. Ama hala kişi başına 10.000 Dolar civarında olsa bile, kazanımından ihtiyacı olana ile pay verme arzusunun toplumsal norm haline gelmiş olması önemli. Bunun devamlılığını sağlamak için benimsenmesi gereken sihirli formül ise, Türkiye’nin ekonomik gücünü, finansal ve siyasi krizlere kurban etmemesi, basiret ve liyakate dayanan yönetime özen göstermesidir.

Yükselen Yıldızda Yatırım Parıltısı

Türkiye yine son yıllarda giderek daha fazla dış yatırım alan ve çok farklı coğrafyalarda önemli yatırımlar yapan bir ülke haline geldi. Nice ülkede mütaahitlik firmalarımız modern şehirler, köyler ve sanayi merkezleri kurdu. Köprüler, havaalanları ve yollar inşa etti. Özel sektör projelerine, devlet planlı olarak veya planlamaksızın idari yönlendirmede de bulundu. Yüksek düzeyde bürokratik ziyaretler, samimi devlet-devlet ilişkileri, Türk yatırımları için birçok yerde kapı açtı ve Türk şirketlerine piyasaya girme kolaylığından öte ihalelerde öncelik sağladı.  Özellikle Türkiye’nin dış yatırımları, ülkenin küresel olmasa bile bölgesel güç rolüne vazgeçilmez bir katkı sağladı. Bunun devamının gelip gelmeyeceği, önemli ölçüde dünyayı kasıp kavuran ekonomik daralmaya, yakın komşularımızda hüküm süren ve adına “bahar” denilen siyasi çalkantılara bağlı. Küresel krizden kurtulmak için, daha önce “güneyi güneye” bırakan batının, eskiden çizmelerini tozlandırdığı yerlere geri dönme arzusuna bağlı. Fransa’nın, İtalya’nın, bu alanlarda Türkiye için özellikle Orta Doğu’da başlatacağı rekabet savaşlarına bağlı. Ama bir o kadar da Türkiye’nin sürdürmeyi başaracağı ekonomik gücüne bağlı. Küresel ekonomik daralmanın Türkiye ekonomisi üzerinde yaratacağı daralma etkisi, Türkiye’nin ve becerikli müteşebbislerinin ayaklarını gazdan çekip, frene basmasını gerektirirse, bundan Türkiye’nin dış yatırımları da etkilenir, bölgesel görünürlüğü de… 

 Ya Yaptırımlar?

1970 li yıllarda, Türkiye yaptırımlara yaşayan bir ülkeydi. Kıbrıs’ta soydaşlarını Nikos Sampson’un kanlı pençesinden korumak ve katliamları engellemek için başlatılan Kıbrıs harekâtı, Türkiye ekonomisini, demin sözünü ettiğim o 70 cente muhtaç hale getiren yaptırımlara muhatap etmişti. Kıbrıs bizim için, özellikle soğuk savaş döneminin temel ulusal güvenlik unsurlarından biriydi. Doğu Akdeniz ile aramızdaki tampondu. Biz de bir garantör ülke olarak meşru olduğuna inandığımız bir müdahalede bulunduk.  Sonuçlarına da misliyle katlandık. Ama Kıbrıs’ın aynı zamanda bizim için duygusal bir özelliği vardı. Batı Trakya dışında, kendini Türk olarak tanımlayan insanlar vardı orada ve zulüm görüyorlardı. “Ya Taksim, ya Ölüm” bize tüm yaptırımlara rağmen Kıbrıs’ı savunduran bir ideolojik slogandı.

Aradan gecen 40 yıla yakın süre içinde, pek çok şey değişti. Aynı dünyada yaşamıyoruz. Kıbrıs da neyse ki bir daha o cehennemi yaşamadı. Ama Kıbrıs sorunu henüz çözülmedi. İşte bu çözümsüzlük ve Kuzey Kıbrıs halkından zaman zaman Türkiye aleyhine yükselen olumsuz tepkiler nedeniyle, yavru vatan ile ilgili geliştirdiğimiz duygusal refleks bir hayli aşındı. Ayrıca soğuk savaş döneminin çoktan sona ermesi nedeni ile konunun ideolojik boyutu da zayıfladı.

Stratejik Önem Kaldı mı?

Bugün Doğu Akdeniz deki doğal gaz veya petrol paylaşımı dışında, artık Kıbrıs için, “ölüme” veya bu nedenle katlanılacak bir yaptırıma razı olur mu Türkiye emin değilim. Orada bir şeyler değişti. Ama değişen asıl önemli şey, Türkiye’nin kazandığı ekonomik güç, yaratmak ve korumak istediği bölgesel etkinlik dolayısı ile yeni bir ideolojik çizgi üzerinden, “ezilen Gazze halkının makûs talihini” değiştirmek için yaptırım uygulayan bir ülke haline gelmesidir. Bu Türkiye için kazanılmış, ama korunması gereken ekonomik gücün verdiği bir cesarettir. Bir de tabii bu cesarete hiçbir zaman sahip olmamış ve belki olamayacak Arap halklarının verdiği gazla gelen yeni bir tercihtir. Türkiye bu tercihi âli ve gerçekten insani bir yaklaşımla yapmaktadır.

Filistin konusunun ideolojik bir tercih olarak biçimlenmesinde, bu âli ve halisane niyet önemlidir. Gazze’nin (ve gerçekleşirse bağımsız Filistin devletinin) gün olup Doğu Akdeniz’de arayabileceği petrol ve doğal gaz ile ilişkisi olmadığını da tahmin ediyorum. Gün ola Kıbrıs gibi veya Ege gibi donmuş, uyuşmuş sorunlara veya Ermeni sorununa(Filistin’de ciddi sayı ve etkinlikte bir Ermeni grup bulunmaktadır) muhatap olursak, Filistin veya Arap ülkelerinden bir destek beklediğimiz için yapmadığımızı da biliyorum. Biz bunu karşılıksız yapıyoruz. Biz yalnız kalırsak, yine kalırız fark etmez. “Hak bellediğimiz yolda yalnız yürümeye nasılsa alışığız biz”.

Ama Dikkat Edilmesi Gereken Önemli İki Husus Var      

 Ama bunun için önce ekonomik gücümüzü yitirmeyelim. Kendi öz insanımız sıkıntı çekmesin artık. Ülke içinde refahı güvence altına alıp yayalım. Esmesek de gürleyebiliriz. Ama kaynaklarımızı, savaşa, manevralara harcamayalım. Bu birinci önemli husus...

İkincisi önemli husus ise şöyle: Yapılmış bilimsel çalışmalar ekonomik ve siyasi yaptırımların gücünün sınırlı olduğuna işaret etmektedir. Bu yaptırım uygulanmasına katkıda bulunacağımız Suriye için de geçerlidir, tek başına yaptırım uygulayacağımız İsrail için de geçerlidir. Neden mi? Çünkü asıl karşı gelinen şey her iki örnekte de ideoloji de ondan. Nitekim unutmayalım, şimdi bizim karşımızda yaptırım uygulayacağımızı açıkladığımız ülkede de,  ciddi güvenlik endişelerini dile getiren, ideolojik bir yönetim bulunmaktadır. Türkiye’nin uygulayacağı yaptırımlar İsrail’i ekonomik olarak etkiyebilir. Ama ideoloji’nin varlığı ve gücü, siyasi olarak pes etmesini zorlaştıracaktır. Sertleşen gücümüzü, restleşme için kullanırken, o yumuşak barışçı ekonomik güç potansiyelimizde asla kayıp yaratmayalım. Türkiye yola barış getirmek için çıkmıştır. Yol üzerinde gerilim tırmandırmanın sınırlarını değerlendirmek zorundadır. İşte itidal ve akl-ı selim burada yatıyor.

Diğer Yazıları
© 2017 TASAM Tüm hakları saklıdır.
Developer KILIC