TASAM, bağlı enstitüler ve Türkiye’nin Stratejik Vizyonu 2023 projesi ile ilgili alanlarda yüksek lisans - doktora öğrenimi gören öğrenciler kurumumuzda İstanbul veya Ankara ofisimizde çalışmak için cv@tasam.org adresine CV' leri ile başvurabilirler. >>
Avrupa’daki Türk STK’ları ve Sorunları
Dr. Faruk  ŞEN
Prof. Dr. Faruk ŞEN
Yayın Tarihi : 13.10.2011

Değerli Başkan,

Değerli dostlar,

Türk diasporası terimine kendime göre bir tanımlama yapmak istiyorum. Bu tanımlama Türk diasporası Osmanlıdan geriye kalan veya azınlık statüsüne sahip Türk insanının yaşadıkları ülkeleri kapsıyor. Burada Kosova’dan Uygur Sincan Özerk Bölgesine kadar uzanan bir kitle söz konusudur.

Buna ilaveten 49 yıl önce Avrupa’ya ve ABD’ye gitmiş Türkler var, onlara da Türk göçmenleri diyoruz. Aslında “azınlık” ve “göçmeni” burada ayırmak istiyorum. Zira biz göçmenler de yaşadığımız yerde yavaş yavaş azınlık konumuna geldik, ama hiçbir zaman azınlık statüsü almadık. Türkiye için de önemli bir göçmen kitlesi dünyada yaşıyor.

6,5 milyon Türk insanı kendi ülkesinin sınırları dışına son 50 yılda çıkmış ve oraya yerleşmiş kişilerdir. 6,5 milyon az bir sayı gibi görünüyor, ama dünyada baktığımız zaman, küçümsenmeyecek bir rakamdır. Göçmenler konusunda İsrail’in durumu çok farklıdır. Zira İsrail kendi yurtdışındaki göçmenlerini kendi ülkesine çekti. Biz dünyada diaspora sayısı bakımından üçüncü büyük grubuz.

1,3 milyarlık Çin nüfusunun 55 milyonu göçmen olarak yurtdışında, farklı ülkelerde yaşamlarını idame ettiriyorlar. Aynı şekilde 1,1 milyarlık Hindistan’ın da 40 milyon kadarı yurtdışında yaşıyor. 72 milyonluk Türkiye’nin 6,5 milyonu yurtdışında yaşıyor. Bu ne anlama geliyor?

Çin nüfusunun %3’ü, Hindistan nüfusunun %2,8’i kendi ülkelerinin dışında yaşarken, 72 milyonluk Türkiye Cumhuriyetinin %9’u kendi ülkesinin sınırları dışında yaşıyor. Bizim Cumhuriyet sürecindeki göç yaşamımız fazla uzun değil, 50.yıllık bir süreçtir. Göçün 50.yılını da önümüzdeki yıl kutlayacağız. Bu bağlamda yurtdışındaki Türklerin- ben konuya sadık kalma adına-sivil toplum kuruluşları (STK) olarak oluşumlarına bir bakalım.

Yurtdışında 2 türlü Türk sivil toplum kuruluşları mevcuttur.

  1. Diyanet İşleri Teşkilatı gibi devletin öncülüğünde kurulan, devletin desteğiyle kurulan sivil toplum kuruluşları.  
  2. Halkçı Devrimci Federasyon, “Türkish Hegemain” dediğimiz, yani Türk Topluluğu gibi halkın içinden gelen talep olarak kurulan sivil toplum kuruluşları.  

Yalnız Avrupa Birliği sınırları içinde yaşayan 5.200.000 Türk kökenli insanımız vardır. Artık “Türk kökenli” diye belirtiyorum, çünkü onların belli bir kısmı yaşadıkları ülke vatandaşlığına geçmiş durumdalar. 2,5 milyona yakın Türk kökenli göçmen içinde yaşadığı ülkelerin vatandaşı oldu. Oran olarak en az- ki benim de yaşadığım ülke olan Almanya’dır. Oradaki Türklerin %30 kadarı Alman vatandaşlığını almışlardır. Fakat bu Avusturya ve Hollanda’daki nüfusla oranla çok yüksek bir duruma gelmiş bulunuyor.  


Yurtdışındaki STK’ların sorunları nelerdir?

Türk STK’ları Almanya’da başarılı mı? ABD’de başarılı mı, değil mi?

Bu sorulardan hareket edersek açık bir olay ortaya çıkıyor. Biz Türkler çok çeşitli örgütler kuran bir ulusuz. Geçmiş yıllarda Ata Erim’in de yardımlarıyla ABD’de bir araştırma yapmıştım. Araştırmam Türk, Yunan Ermeni ve Mısır lobileriyle ilgili bir incelemeyi kapsıyordu. Ve Almanya’da da görüyoruz ki örneğin Museviler hangi görüşte olursa olsun bir örgütün içinde toplanmışlar. Biz Türklerde maalesef böyle bir durum söz konusu bile olamaz. Yurtdışında olan sol örgütleri örnek alalım. Onlar farazi olarak DXA, DXB ve DXC diye üçe bölünüyor. Diğer dini örgütlerde de bir bölünme var. Almanya’da Diyanet İşlerinin kurduğu STK’lar dışında 11 İslami Federasyonun yer aldığını görüyoruz. Demek ki bizim en büyük problemimiz: sorunlar büyüdüğü zaman bir araya gelmemiz çok güç. Örnek verecek olursak, Prof. Dr. Hakkı Keskin’in başında bulunduğu Almanya’daki Türk Toplumu adlı STK, ancak bir olaydan sonra gerçekleşti ve kuruldu. Hamburg’da bir Türk gencinin öldürülme olayını protesto etmek için her kentte bir Türk örgütü bir araya geldi. İlk defa orada böyle bir gelişmenin içine girmiş bulunuyoruz.

Şimdi Avrupa Birliği sınırları ve ABD’deki STK’ların sorunları üzerinde duralım.

Birincisi, yaşanılan ülkeler hiçbir zaman Türk STK’larının gelişmesine pek sıcak bakmıyorlar. Neden? Çünkü içinde bulunulan ülke yönetimi, bir baskı grubu oluşmasını istemiyorlar. Bu izlenimi küçük yerel düzeyde de, Federal düzeyde de görüyoruz. Bir şekilde sorunlar çıkartılarak, Türk toplumunun önderi olacak şahısların başarılı olması önleniyor. Neden? Yabancı bir sesin gür bir sese dönüşmesini ve kendi insanlarının sorunlarını savunmasını istemiyorlar. Avrupa ülkelerinin bu konuda göz yumdukları tek bir STK var. O da Musevi toplumudur. Hakikaten Musevi toplumunun liderleri başta Almanya olmak üzere, büyük bir saygınlık görüyor ve bunlara karşı tepkiler az oluyor.

İkincisi, basında da büyük tepkilerle karşılaşıyoruz. Son zamanlarda, özellikle 1991’de SSCB’nin dağılmasından sonra, yurtdışının birçok ülkesinde eski düşman resminin, yani komünizm, Marksizm resminin yerine yeni düşman resmi “İslam” oluşturuldu. Bu İslam örgütlerinin oluşturduğu resmi Cezayir’deki İslami Selamet Cephesi (FIC) hareketi, Mısır’da Müslüman Kardeşler, İran’da Humeyni olayı, Türkiye’de de belirli İslami akımlar dolayısıyla bir düşman resmi oluşturuldu. Ve basın da bu düşman resmi üzerinden baskı yapmaya, olayları körüklemeye devam ediyor. Buna en sıcak ve çarpıcı örnek olarak Almanya Cumhurbaşkanı ile ilgili olayı gösterebiliriz.  Almanya’da ilk defa bir Hıristiyan Demokrat Cumhurbaşkanı “ben Müslümanların da Cumhurbaşkanıyım” dediği için, onun fesli ve bıyıklı resmi basına kapak oldu.  Almanya’nın büyük ve saygın basın organları da söz konusu olayın içinde girdiler.

Üçüncüsü, baskı grubunu halk oluşturuyor. Zira Almanya başta olmak üzere Avrupa Birliği ülkelerinin büyüme hızında büyük bir düşüş var. Büyüme hızındaki düşüş ister istemez halkın fakirleşmesini ve işsizliğini beraberinde getiriyor. Böyle durumlarda bireyler kendilerine yeni bir düşman arıyorlar. Düşmanlar da oralardaki göçmenler oluyor. Göçmen dediğimiz zaman Avrupa’daki en aktif ve büyük grubu, olumlu veya olumsuz anlamda bizler, Türkler oluşturuyoruz. Onun için tepkilerin Türklere yönelik geliştiğine şahit oluyoruz. Şuanda Avrupa’da -buna ABD’yi de dahil edebiliriz- insanlarımızın en fazla dışlandığı bir dönemi yaşamaktayız. Burada bir İslamofobi’nin geliştiğini görüyoruz. İlginç bir nokta,  İslamofobi, AB sınırları içinde yaşayan 17 milyon Müslüman’ı da yakından ilgilendiriyor. Bunlardan 5,2 milyonu da benim insanım. Ne yazık ki İslamofobi bir Türkofobi’ye dönüşüyor,  aynı gelişmelere ABD’de de karşılaştık.

Türkofobi dışında yabancılara karşı bir diğer düşmanlık, ırkçılıktır. AB’de ırkçılık da büyük bir hızla gelişiyor ve büyük bir tepki var. Avrupa’nın büyük ölçüde sağa kaydığını görüyoruz: örnek olarak Fransa ve Almanya gibi AB’nin en büyük ülkelerinin liderleri N.Sarkozy ve A. Merkel’i göstermek mümkündür. Sola kayışın daha hızlanmaması için konservatif partiler daha sağa kaymaya başladılar. Ve konservatif partiler yabancı düşmanlığını öne çıkaran olaylara, gelişmelere daha fazla hız verdiler.

Bunun en çarpıcı örneği, geçtiğimiz hafta Almanya Başbakanı Angela Merkel ifade ettiği “Çok kültürlülük iflas etmiştir” açıklamasıdır. Hâlbuki çok ilginçtir ki Avrupa Birliği çok kültürlülüğü öne çıkaran bir birlikti. Avrupa Birliği sınırları içersinde 27 ülkenin ve 41 ayrı halk grubunun yer aldığı 500 milyon insan yaşıyor.

Çok kültürlülüğün gelişmesi için güzel örneklerinin de olması lazım. Bu bağlamda, herhalde Avrupalılar çok kültürlülük kavramını biraz da bizim Osmanlı İmparatorluğundan öğrenmeliler. Osmanlı İmparatorluğu 72 ayrı etnik ve dinsel grubu, bir ülke insanları olarak bir arada yaşatmayı uzun bir süre başarabilmiş nadir İmparatorluktur.

Son olarak şunu ifade edebilirim ki Avrupa’daki Türk göçmenlerin sorunları önümüzdeki dönemlerde daha da artacaktır. Sözünü ettiğimiz düşmanlıklar dışında ayrıca işsizlik büyük boyutlara ulaşmış durumda. Bizim insanlarımız yavaş yavaş içinde yaşadıkları ülkelerde fakirlik sınırlarının altında yaşamaya başlayacaklardır. Bu açıdan 2011 yılından itibaren Avrupa’ya bizim işçi olarak gönderdiğimiz insanlar, özellikle başarılı gençler, akademisyenler, belirli bir kapitülasyon akımları yapıp, ülkelerine geri dönmeye başlayacaklar. Zira hakikaten ne derseniz deyin,  2002-2007 yılları arasında benim içinde yaşadığım Almanya kümülatif toplam %7 büyürken, Türkiye 2002 -2007 yılları arasında %42 büyüdü. Çin ve Hindistan’dan sonra en fazla büyüyen ülke Türkiye’dir.  Önümüzdeki yıllarda artık Türk göçmenlerinin buraya geri döndüklerini göreceğiz ve yavaş yavaş yabancıların da ülkemize gelmeleri söz konusudur. Alman Büyükelçisi bir ara konuyla ilgili görüşlerini şöyle ifade etmişti: “Benim 60,000 Türkiye’de yaşayan Alman vatandaşımın da sorunları var. Onlara da sahip çıkın”.  Tersi göçün önümüzdeki yıllarda yaşanması da hiç şaşırtıcı olmamalıdır. Bakalım o zaman Avrupalı sivil toplum kuruluşları nasıl faaliyet gösterecekler?

© 2012 TASAM Tüm hakları saklıdır.
Developer KILIC