Kültürel farklılıktan kültürler arası diyaloga…
İslâm coğrafyasında yaşayan topluluklar birbirinden farklı dinî, ırkî ve tabiatıyla farklı kültürel yapı içerisinde olmalarına rağmen, ahenk içinde insanların hak ve kişiliklerine adil ve saygı içinde yaşamayı bilmişlerdir. Bu davranış biçimi dini, İslâm’ın kaidelerini doğru okuyan, doğru yorumlayan idareci ve de halk arasında gerçekleşen bir devlet anlayışı içinde şekillenmiştir. Bu tarihi gerçeğin, kendi çağlarını doğru okuyanlarca, teyit edileceği açıktır.
Toplumlarda zaman zaman ortaya çıkan anlaşmazlıkların, uygulamaların ise genel yapı içerisinde kişilerin ve tabii olarak idar3i mevkilerinde bulunanların şahsi yetersizlikleri, çıkarları doğrultusunda yaşadığını söylemekse sanırım insan tabiatının bir gereği olarak kabul edilecektir. İşte bu genel tespitler içerisinde belirtmek gerekir ki Mardin örneği, tarih boyunca, bir tek değildir. Ama geçirilmiş olan bunca yıl ve değişimlerden sonra hâlâ birlikte yaşama şuurunu devam kabiliyetini göstermesininse kendine has sebepleri olmalıdır.
Mardin örneğinin hareket noktasının temel yapısında Mezopotamya kültürlerinin geçit resminin bulunduğunu söylemem sanırım şaşırtıcı olmayacaktır. Daha sonraki zaman dilimlerinde bölgede ve tabiatıyla Mardin’de Roma ve Bizans İmparatorluklarının, bilâhare Emevilerden başlayarak Abbasilerin, oradan Selçuklu, Artuklu ve Osmanlı kültür kodlarının tesir sahasının bulunduğu girdiği çok açıkça teşhis edilendir.
Bütün bu tarihî seyir içerisinde belli ırkî yapılarda olsalar bile, farklı dinî inanç veya mezhep bağlılıkları Mardin’de bütün unsurlarıyla gün ışığına çıktığında, kimsenin bir diğeri karşısında rahatsızlık duymaması, diğerinin davranış kodlarına saygı göstermesi, hatta onunla birlikte sevinme, kederlenme gibi hayatın en belirgin noktalarındaki birliktelikleri bugünün insanını düşündürecek bir gelişmişlik örneğidir.
Mardin’deki farklılıkları bir bir sıralamaya çalışalım. Önce etnik yapı itibariyle meseleye yaklaşalım. Eğer bazılarında ırkî nitelikler olmadığı söylenebilecekse de, Mardin’de yaşamış ve yaşamakta olan etnik gruplar arasında Türkler, Araplar, Asurîler, Ermeniler, Yahudiler, Süryaniler varlıklarını sürdürmüş olmalıdırlar. Bu etnik grupların kendi yapıları içerisindeki inançlara yön veren mezheplerin sıralanması ise, bugün birlikte yaşama arayışını sürdüren topluluklara, daha çok da idareci ve aydın geçinen kişilere ibret alınacak bir tablo sergileyeceği açık bir gerçektir.
Zira Müslümanlar arasında Hanefiler ve Şâfiler aynı camide namaza dururlarken, bir birlerinden rahatsızlık duymayacak, Süryaniler kendi içlerinde Ortodoks, Protestan ve Katolik varlıkları içinde hem kendi aralarında, hem de diğer din ve mezhep mensuplarıyla birlikte yaşamanın güzelliklerini sürdüreceklerdir. Ermeniler ise Katolik, Gregoriyan ve Protestan olanlarını kendi aralarında bütünleştirmekten uzak kalmayacaklardır. Ve bütün bu farklılıklarda bütünleşenlere Mardin’de yaşamış olan Yahudileri, Yezidîleri ve de Şemsîleri ilâve ediniz. Bakınız ne güzel bir birliktelik ortaya çıkacaktır.
Bu farklılıklara daha henüz dil farklılıklarını eklemedik. Mardin’de halen dört dil konuşulmaktadır. Bunlar: Türkçe, Arapça, Süryanice ve Kürtçedir. Halk arasında iletişim noktasında ne bir kopukluk, ne bir farklılığın getirdiği tedirginlik vardır. Herkes birbirini anlamakta veya anlamaya gayret etmektedir. Hatta bu yapı çok dilliliğin anlam kazanmasına da yol açmıştır. Üstelik bu çok dilliliğin, diller arasındaki tesirlilik içerisinde kelime hazinesinin şekillenerek gelişmesine yol açtığı da düşünülebilir.
Oturumun başlığı: “Türk Kültür Alanı”: Kültürel Farklılıktan Kültürlerarası Diyaloğa - Mardin Örneği’dir”. Bu tercihi ben yapmadım, ama açıkça söylemek gerekirse, Mardin örneğinden yola çıkıldığında bu ifadeye pek katılmak mümkün değil. Zira geçmiş yüzyılların idari ve bağlı olarak halkın birlikte yaşama şuur ve birikimlerinden yola çıktığımızda, Mardin halkının örneklediğimiz yaşayışında kültürlerarası bir farklılık ve dolayısıyla diyalogtan ziyade birlikte yaşama şuurunun bütünleşmesinden söz etmek daha doğru olanıdır. Temel yapısında ise sözümüzün başında dile getirdiğimiz inanç sisteminin ve bunun idrâkine varmış olan idarecilerin örnek olan davranışlarından kaynaklanarak şumüllendiğini söylememiz gerekir. Bu adaletli davranış biçimi halk arasındaki ayrışmayı değil, bütünleşmeyi sağlamıştır. Öyle ki sosyal hayatın alt dokuları
araştırıldığında, Mardin’de etnik grupları kendi içinde dönüştüren bir dokunun olduğu da tespit edilecektir. Mesela ağırlıklı kültür kodlarının şekillenmesi içerisinde Araplaşmış Kürt veya Türk ailelerinin varlığından söz edilebilir. Tıpkı Araplaşmış Süryanilerden bahsedilebileceği gibi, yine Müslümanlaşmış ve Türkleşmiş Ermenilerden, Süryanilerden bahsedilebileceği gibi...
Bu noktada özellikle XIX.y.y ve XX. y.y başlayarak günümüze kadar sürüp giden etnik veya kültürel köleleşme veya köleleştirme anlayışına rağmen Mardin’de örnekleşen birlikte yaşayış şuurunun yerleşmesinde, şüphesiz çok eski çağlardan beri sürüp giden anlayışın Selçuklu, Artuklu idarî yapısında zirveye vararak bugüne ışık tuttuğudur.
Ayrıca mutlâka vurgulamak gerekir ki Avrupa Hıristiyanlığın ile Süryanilerde örnek bir davranış biçimi olarak tecelli eden Doğu Hıristiyanlığının katılıktan uzaklaştığı ve daha anlayışlı bir yapıya sahip olduğudur. O halde açıkça ifade edilebilir ki sosyal hayat içerisinde birbirleriyle entegre olmuş Mardin halkının birbirinden ayrıldığı hemen hemen sadece iki mekân kalmaktadır: bunlardan birisi ibâdethaneleri, diğeri mezarlıklarıdır.
Evet, gerçekten Mardin’i ziyaret ettiğinizde görülecektir ki sosyal hayatın kendi içindeki bütünleşmesini vurgulayan mahalle, dolayısıyla komşuluk ilişkilerinde herhangi bir din veya ırk mensubuna ait mahalle yoktur. Bu mahalle bütünlüğüyse sevinçte ve tasada birlikteliği getirmiş, bayramlarda, düğünlerde olduğu kadar cenazelerde, ortak dertlerde aynı pencereden bakmayı sağlamıştır. Tabiatiyle bu birlikte yaşama şuuru, kültürün ana yapısında önemli yer işgal eden mimariye, mutfak kültürüne olduğu kadar edebiyata, folklore ve türkülere de intikal etmiştir.
Bütün bu güzellikler içerisinde duraklamalar ve aralar olmamuş mıdır? Bu belki tarihin bir meselesidir, ama hatırlamakta ve hatırlatmakta fayda vardır ki, XIX. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu üzerinde daha önceki yüzyıllarda başlatılmış olan parçalama hareketlerinden bir devamı olarak devreye sokulmuş misyonerlik faaliyetleri, sadece Müslümanlarla Hıristiyanların arasında değil, Hıristiyan mezheplerine bağlılar arasında da ihtilaf ve çatışmalara yol açmıştır. Ta ki millî mücadelenin ihtiyaç duyduğu direnç yeniden birliktelik şuuruyla uyansın.
Günlük hayatın işleyişinde insanların hangi etnik grup, dinî veya kültürel yapı içinde olursa olsun, daima iyi taş ustasını, iyi terziyi, iyi ve dürüst bir satıcıyı tercih ederek ona öncelik verdiği açıkça ve her zaman görülendir.. Farklılıkları özümsemek, ona sahip çıkmak insanlığın olduğu kadar özellikle de bilinir ki dinlerin ortak değerleridir. Zira dinlerin temelinde iyi ahlâk, dürüstlük, iyi insan olmak, başkalarına iyilik etme, düşküne yardım etme telkini öncelikli değerlerdir. Bütün bu değer hükümlerinin kültür ve inanç gruplarının önde gelen unsurları olduğunu söylemeye, sanırım hacet yoktur.
Güzel yüz, iyi bakan bir çift göz daima benimsenir, sevilir. Bu ve benzer hususlar ortak birlikte yaşama kültürünü geliştiren önemli hususlardır. Konuya şöyle bir bakılsa, kimin ve ne zaman söylendiğiğ bilinmese de ”gönül ferman dinlemez” deyimini haklı çıkaran belki binlerce hikâye derlenebilir. Kısaca, Mardin’de insanların gönlü birbirine açık olarak ferman dinlememktedir! Bir başka ifadeyle Mardin, kültürel farklılıktan kültürlerarası diyaloga geçiş sağlayan bir yerleşim kimliğiyle değil de, çoğulcu, katılımcı, farklılıkları birlikte yaşama şuuruyla bütünleştirerek, var sayılmayanı, bugünkü moda deyimle ötekini, kendinden kabul eden ve bir arada yaşamayı şiar edinen kimliğiyle, özde olmaktan uzak sözde kültürlerarası diyalog çağrısı yapanlara, dünden bugüne muşahhas bir örnektir.