Doğu Akdeniz’de Son Sözü Donanmalar Söyleyecek

Makale

Doğu Akdeniz 2008 de enerji kaynaklarının keşfi ile geçen on yıldan bu yana uluslararası alanda tam bir barut fıçısı haline geldi. ABD’nin Yeni Ortadoğu Stratejisi ve Türkiye, Türk Deniz Kuvvetleri Nasıl Oluştu?, Türkiye ’siz ABD ve Avrupa Mümkün mü? ...

Giriş

Doğu Akdeniz 2008 de enerji kaynaklarının keşfi ile geçen on yıldan bu yana uluslararası alanda tam bir barut fıçısı haline geldi. Bölge ülkeleri mevcut kaynaklarının çıkarılması ve dağıtılması yönünden tamamen yetersiz olduklarından uluslararası petrol şirketlerinin elinde oyuncak olmuş durumdalar. Bu şirketlerin arkasında küresel sermaye (Finans Kapital Sistem) ve onun kullandığı hükümetler var ( ABD, İngiltere, Hollanda, Norveç, İsrail vb.). Bu konuda KKTC’ye ait münhasır ekonomik bölge Türkiye’nin ulusal çıkarlarını yakından etkilemektedir. 27 Kasım 2018’de haberlere yansıyan Doğu Akdeniz doğal gaz boru hattı anlaşması ( İsrail-İtalya- Güney Kıbrıs-Yunanistan) yeni bir kriz habercisidir. Çünkü bölgenin deniz alanları henüz anlaşmalarla tespit edilip resmîleştirilmiş değil. Bu bağlamda; KKTC -  Güney Kıbrıs Rum Yönetimi arasındaki egemenlik alanlarının belirsizliği, Gazze’nin boşlukta kalan statüsü, Suriye kara suları ve deniz alanlarının belirsizliği, Girit’in önemli bir parçası ve etrafındaki Türkiye’ye ait adaların statüsü gibi sorunlar çatışma riski doğurmaktadır.
                       
Bölge ülkelerinin tarihsel geçmişlerindeki birbirlerine olan güvensizlik ve düşmanlıkların halen devam etmesi, küresel güçlerin acımasız ve kar hırsına dayalı politikaları bu kaynakların barış içinde paylaşımına izin vermemektedir.  Ve izin vereceğe de benzememektedir. Bu bağlamda gittikçe artan bir olasılıkla bölgede çatışma yaşanması beklenmelidir. Bu çatışma hiç şüphesiz ağırlıklı olarak deniz de meydana gelecektir. Bu nedenle öncelikle Türkiye’nin daha güçlü bir donanmaya olan ihtiyacı açıktır. Türkiye sadece KKTC’nin egemenlik ve ekonomik haklarını değil, aynı zamanda Girit’e kadar uzanan Ege’deki tüm egemenlik haklarının da savunulması, geri alınması ve idamesi için güçlü bir donanmaya sahip olmak zorundadır. Fırat’ın doğusunun ve güney sınırlarının savunulması ve korunması Akdeniz’den başlamaktadır. Ortadoğu’ya tarih boyunca gelen tüm yabancı güçler Doğu Akdeniz’deki Akka (Hayfa), Tartus, İskenderiye limanlarından Ortadoğu’ya ayak basmışlardır. Aynı Hayfa’nın bugün küresel sermaye tarafından bölgenin Rotterdam’ı yapılması planlanmaktadır.
 

ABD’nin Yeni Ortadoğu Stratejisi ve Türkiye

ABD, Irak’ı işgal edip Saddam’ı devirmesine rağmen kalıcı ve sürdürülebilir bir stratejik sonuç elde edememiştir. Tersine hem bölgedeki karmaşa artmış hem de İran’ın çok yönlü nüfuz alanı genişlemiştir. Bu yeni durum nedeniyle 2011’de Suriye’nin parçalanmasına ve ABD liderliğinde İsrail’i koruyacak tampon bir bölge oluşturulmasına karar verilmiştir. Bu bölge Kürtlerle işbirliği yapılarak kurulacaktır. Çünkü ABD’nin buraya gönderecek askeri gücü sınırlıdır ve Amerikan kamuoyunun ikna edilmesi zordur. Ayrıca ABD’nin müttefiklerinin de bu projeyi destekleme şansı hemen hemen yok gibidir. Sadece son bir yıldan bu yana Fransa ve İngiltere kendi ulusal çıkarlarına uygun olarak bu projeye katılmaya istekli bir tavır içindeler. Diğer taraftan bölgedeki Arap ülkeleri 1970’li yıllardan beri ABD’nin sömürgesi durumundadır. Bu ülkelerin bağımsız siyasi, askeri hatta ideolojik bir sinerji yaratmasına izin verilmemiştir. Çok sayıdaki Arap ülkesinin ABD’nin bölgedeki plan ve stratejilerini destekleme ve katkı yapma kabiliyeti hemen hemen yok gibidir. Onlardan tek beklenen İran karşıtı politikalara devam edilmesi ( özellikle Suudi Arabistan), İsrail’e karşı en azından yansız kalınması, Amerikan askeri endüstrisinin ürettiği malları satın almaları, petrolü Amerikan doları dışında bir para ile satmamaları ve ABD’nin istediği ülke ve kurumlara talep edilen para yardımının yapılmasıdır.  
 
ABD, Ortadoğu’da Kürtleri tercih ederek tarihsel bir hata yapmıştır. Oysa Türkiye ile işbirliği içinde daha barışçı bir İran, Irak, Suriye yaratılabilirdi. Bunun tek nedeni kadim İsrail – İran çatışmasıdır. Kendisi de bir din devleti olan İsrail, siyasi ve güvenlik yönüyle, halen bir din devleti olan İran’ı bir numaralı tehdit olarak kabul etmektedir. Ekonomik yönden ise Doğu Akdeniz şeridindeki kaynakların kontrolüne kimseyi ortak etmek istememektedir. Üçüncüsü tarihsel, dinsel ve ideolojik açıdan Filistin sorununun çözümünü kabul etmemektedir. Özetle İsrail, gerek ABD politikalarını yönlendirmedeki başarısı, gerekse bölgenin tek nükleer silaha sahip olmanın verdiği güvenle anahtar ülke konumundadır. Ancak İsrail’in yetersiz nüfus gücü en büyük sorunu teşkil etmektedir. 70 yılda ülkeyi dünya Yahudileri için bir cazibe merkezi yapamamışlardır. Ortodoks Rus Yahudilerini ülkeye yerleştirme çabaları devam etmektedir. İsrail’in bölgede gerçek anlamda işbirliği yapabileceği tek devlet Türkiye’dir. Ortak kültür ve tarihi geçmiş bunu dikte etmektedir. İsrail’in Kudüs ve vaat edilmiş toprakları ele geçirme ütopyası da varlığını sürdürmektedir. Mevcut politikası değişmediği sürece, bugünkü İsrail toprakları içindeki her Filistin yerleşim yerinin potansiyel bir çatışma alanı olduğunun unutulmaması gerekmektedir. Bölgedeki barışın tek formülü İran- İsrail – Suudi Arabistan barış üçgeninin kurulmasıdır. Son 30 yılda yaşanan onlarca savaş ve krizlere rağmen bunun neden hala sağlanamadığını sorgulamalıyız.  Acaba, bölge ülkelerinin dışında, küresel sermaye ve çok uluslu şirketlerin çıkarlarının mevcut karmaşadan yana olduğunu söyleyebilir miyiz? Ki durum öyle görünüyor. Bu durumda Türkiye için güçlü, kararlı, hazırlıklı olmaktan başka çare yok.
 

Türk Deniz Kuvvetleri Nasıl Oluştu?

Bugünkü teşkilatı ile Türk Deniz Kuvvetleri 1957 yılında kuruldu. 1923-1957 arasında Genelkurmay Başkanlığına bağlı bir şube konumunda idi. Osmanlıdan kalan bahriye anlayışı ve teşkilatlanması bu dönemde de devam etti. Osmanlı devletinin önce denizlerde yenildiğini, daha sonra çöktüğünü fazla irdelemedik. Atatürk hariç, diğer sivil ve askeri yöneticiler denizlerdeki uzun vadeli jeopolitik ve jeostratejik ülke çıkarlarını fark edemediler. Çünkü konuya ilişkin yeterli uzman ve personelimiz yoktu. Özellikle Ege’deki çıkarlarımızla ilgili Yunanistan’ı takip etmek zorunda kaldık. 1936’da Yunanistan karasularını 3 milden 6 mile çıkardığında bizde fazla düşünmeden çıkardık. İtiraz etmedik. Atatürk’ün 1930’larda oluşturduğu Türk donanması, Akdeniz’deki en kuvvetli deniz güçlerinden biri haline gelmişti. Cumhuriyet 7 yıl içinde bunu başarmıştı. Atatürk’ün vakitsiz ölümü ve arkadan gelen İkinci Dünya Savaşı nedeniyle Türk donanması yaklaşık on yılı aşkın bir süre statik bir durumda kaldı. Fazla bir ilerleme olmadı. 1947 Paris Antlaşmasıyla Yunanistan’a verilen On İki Adalara itiraz etmedik. Oysa bu adalar İtalyan işgalindeydi ve bize aitti. 1952’de NATO üyesi olan Türkiye, ABD’den hibe ve ucuza alınan gemiler nedeniyle, ABD’nin lojistik bağımlığına girdi. Ancak NATO üyeliği, teknolojik ve bilimsel temelde Türk donanmasının modernleşmesine büyük katkı sağladı. 1969’da ilk güdümlü mermi atan gemilere kavuştuk. Bu teknolojiyi Norveç’ten aldık. Ancak Türkiye’nin iklim kuşağında ısı farkına duyarlı güdüm ile çalışan bu sistem fazla işe yaramadı. 1974’deki Kıbrıs Barış Harekâtı başladığında Türk donanması, birinde benim de görev aldığım sadece 4 adet güdümlü mermi atan gemiye sahipti. 1974 sonrası ABD silah ambargosuna maruz kaldık. Ancak bu ambargo, Türkiye’yi kimseye güvenmemesi ve kendi ayakları üstünde durması yönünde önemli ölçüde cesaretlendirdi. Milli savunma sanayimizi geliştirme kararı bu dönemde alındı ve hala başarı ile devam ediyor. Artık kendi komuta kontrol sistemlerinin yazılımını yapan, denizaltı, firkateyn, korvet ve hücumbot yapabilen bir donanmaya sahibiz. Türk donanmasının tarihinde ilk kez oluşturduğu açık deniz görev filosu iki ay  (Mayıs- Haziran 2010) boyunca Akdeniz ve Adriyatik’te görev yaptı.  Doğal olarak güçlü Türk donanması,  ABD, Avrupa, Rusya ve Yunanistan’ı büyük ölçüde rahatsız etti. Dost ve müttefiklerinin bile hedefi haline geldi. ABD dış siyasetinde oldukça etkili olan Stratfor adlı düşünce kuruluşunun başkanı George Friedman şöyle yazdı: Global güç dengesi için deniz gücü dengesi şarttır. Çünkü deniz gücü her yere limitsizce ulaşabiliyor, güç nakledebiliyor. ABD’nin dünya askeri güç liderliği rakipsiz deniz gücünden kaynaklanıyor. Bu nedenle, dünyanın herhangi bir yerinde bölgesel bir deniz gücünün gelişme ve güçlenmesi ABD için tehdittir.  ABD, ülke içindeki askeri endüstri ve finans kapital sistemin dayatması ile Avrupa’yı da suiistimal ederek, Ukrayna’da kriz yarattı. Böylece yeni bir Soğuk Savaş dönemini başlattı. Artık Rusya da dâhil bölgedeki herkesin silahlanması gerekiyor. Rusya’nın Karadeniz ve Akdeniz’den izole edilmesi ABD için öncelik kazanmış durumda. ABD’nin yeni stratejisi Karadeniz, Kafkaslar, İran, Basra Körfezi, Arap Yarımadası ve Doğu Akdeniz’i bir bütün olarak ele almaktadır. Bu bağlamda Doğu Akdeniz, Avrupa’yı Rusya’nın enerji bağımlılığından kurtaracak enerji kaynakları nedeniyle,  bu bölgenin kalpgahı durumundadır. Bu büyük coğrafyadaki mücadelenin kesin sonucunu deniz gücü tayin edecektir. Bu nedenle İngiltere donanması 1971’de çekildiği Basra Körfezine 43 yıl sonra geri dönmüştür.  
 

Türkiye ’siz ABD ve Avrupa Mümkün mü?

ABD’nin ve NATO’nun resmi belgelerinde Rusya bir numaralı tehdit olarak yer almaktadır. İlan edilmese bile 2008’de kıvılcımları çıkan Soğuk Savaş, 2014’de Kırım’ın ilhakıyla resmen başlamıştır. AB’den ayrılan İngiltere Genel Kurmay Başkanı da Rusya’yı IŞİD’den daha tehlikeli olarak nitelemiştir. [1] Ayrılma sonrası İngiltere’nin ABD ile daha sıkı işbirliği yapacağı beklenmelidir. Türkiye’nin yardım, destek ve katkısı olmaksızın Rusya’ya karşı bir strateji izlenemez. 25 Ekim’de Baltık’ta yapılan geniş çaplı NATO tatbikatı Rusya’yı oldukça tedirgin etmiştir. Ancak Karadeniz üzerinden Rusya’ya güç tatbik etmedikçe sonuç alınması mümkün değildir. Bu da tamamen Türkiye’ye bağlıdır. Bu bağlamda ABD Ortadoğu’da İsrail’in ve küresel sermayenin yönlendirdiği yanlış politikalardan vazgeçmelidir. Türkiye ise öncelikle askeri yönden güçlü olmak zorundadır. Askeri gücün öne çıkan kısmı her zaman olduğu gibi deniz kuvvetidir. Osmanlı Devleti deniz gücü sayesinde yükseldi, deniz gücü sayesinde gerilemesi ve batması 150 yıl sürdü. Ve Müttefik deniz gücü tarafından çökertildi. Deniz kuvvetlerimizi çetin görevler bekliyor. Ancak ne kadar gemi yaparsak yapalım insan kaynaklarını da unutmamamız gerekiyor. Özellikle deniz gücü özel çekirdekten yetiştirilmiş personel gerektirir. Bu bağlamda en eski askeri mektebimiz olan Deniz Lisesi (Şehzadeler Mektebi)  süratle açılmalıdır. Türkiye’nin stratejik önemi de, ulusal çıkarlarının korunması da Türk donanmasının ne kadar güçlü olacağına bağlıdır. Türk donanması Karadeniz, Ege ve Doğu Akdeniz’de aynı anda savaşmaya mecbur kalabilir. Bu nedenle Türk donanmasının, tarihinin hiçbir döneminde olmadığı kadar güçlü olması gerekmektedir.
 

[1] Cumhuriyet Gazetesi 25 Kasım 2018 s. 17


Alanlar

Kıtalar ( 5 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 4728 ) Etkinlik ( 164 )
Alanlar
Afrika 64 1101
Asya 68 1679
Avrupa 13 1319
Latin Amerika ve Karayipler 12 135
Kuzey Amerika 7 494
Bölgeler ( 4 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 2743 ) Etkinlik ( 42 )
Alanlar
Balkanlar 23 564
Orta Doğu 15 1117
Karadeniz Kafkas 2 646
Akdeniz 2 416
Kimlik Alanları ( 2 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 3096 ) Etkinlik ( 72 )
Alanlar
İslam Dünyası 53 1999
Türk Dünyası 19 1097
Türkiye ( 1 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 3269 ) Etkinlik ( 61 )
Alanlar
Türkiye 61 3269

Son Eklenenler