Askeri Güç ve Dış Siyaset
Dr. Nejat TARAKÇI, Jeopolitikçi ve Stratejist
Dr. Nejat TARAKÇI, Jeopolitikçi ve Stratejist
Yayın Tarihi : 04.11.2014
Askeri Güç ve Dış Siyaset Son iki yüzyılın dış siyasetini askeri güç yönlendirdi.  Katılanların sayısı, sonuçları ve uzun vadeli etkileri yönüyle 19 yüzyılın en büyük savaşı 1853 Kırım Savaşı oldu. 20 yüzyılda ise 25 yıl ara ile ( 1914-1918 ve 1939-1945 ) 10 yıl süren iki dünya savaşı yaşandı. Savaş sonrası ABD’de Eisenhower, Fransa’da Charles de Gaulle, eski askerler olarak siyasi koltukları doldurdular. Japonya’ya diz çöktüren teslim anlaşmasını Amerikan Kruvazörünün güvertesinde Pasifik Cephesi Komutanı General Mac Arthur imzalattı.  20. Yüzyılın kalan 55 yıllık kısmı, Kore Savaşı, Çin Hindi Savaşı, Süveyş Krizi, Cezayir Bağımsızlık Savaşı, Vietnam, Kamboçya, Kıbrıs Savaşı, İran-Irak Savaşı, Afganistan Savaşı, Körfez Savaşı gibi bölgesel savaş ve çatışmalarla geçti. Çünkü 1949’da kurulan NATO 20.yüzyılın son yarısında dünya çapındaki savaşları önlemede caydırıcı oldu. 1989’da Soğuk Savaş dönemi bitince askeri gücün önem ve fonksiyonu da farklılaştı. NATO-WP olası blok savaşlarına ait senaryo ve planların yerini ortak ulusal çıkarlar bayrağı altında bir araya gelen Koalisyon Güçleri aldı. Askeri güce katılmayarak elini taşın altına sokmak istemeyenler ise, 1991 Körfez Savaşı’nda olduğu gibi, Kan Bedelini ödediler.[1] Çünkü Küresel Ekonomik Sistem içindeki bazı ülkelerin, savaşanlar ile aynı ortak çıkarlara sahip oldukları iddia edildi.  ABD, Almanya ve Japonya’ya; ya asker gönderin ya da bizim ölen askerlerimizin döktüğü kanların bedelini ödeyin dedi. Böylece askeri cephede resmi bir taşeronluk sistemi başlamış oldu.
 
Taşeron Asker Şirketleri
21. Yüzyıl yine savaşla başladı. 2003’te ABD ve İngiltere’nin Irak’ı işgalinde ise bu defa kiralık asker şirketleri devreye girdi. Çok ilginçtir ki, bu askerlerin bir kısmı Irak’ta ABD’nin resmi ordusunun karargâh ve üslerini de korumakla görevlendirilmişlerdi. Düzenli ve yasal ordular, yerlerini daha tecrübeli, daha profesyonel ve tabii ki, daha hukuk dışı bir sistemle çalışan paralı askerlere bıraktılar. 2003’ten bu yana paralı asker kullanımının giderek arttığını görüyoruz. Böylece, hükümetler hukuki idari ve ahlaki birçok sorumluluktan kurtuluyorlar. Peki, paralı asker tutacak parası olmayanlar ne yapıyorlar? Onlar da erlerini zorunlu askerlikten profesyonel askerliğe geçirerek, çatışmalardaki kayıpları işin gereği parantezine yerleştirerek siyasi ve yönetimsel sorumluluklarını azaltıyorlar. 21. Yüzyıl, Ortadoğu’da hukuka uygun olmayan bir savaşla başladı. Son derece kirli ve ahlak dışı yöntemlerle Irak’ta, Suriye’de, Libya’da Pakistan’da, Afganistan’da, Myanmar’da, Gazze’de, Yemen’deki savaşlarla devam ediyor. Bugün, 1915’teki Çanakkale Savaşı’nın insani ve mertlik boyutu ile kıyaslandığında insanlık dışı davranışlarla karşı karşıyayız.  Bu oluşumda bu gruplara silah sağlayan ve destek veren ülkelerin de aynı derecede sorumlu olduğu açıktır.   NATO ise siyasi olarak dağılmış bir görüntü veriyor. Devam eden çatışmaların nasıl sonuçlanacağını da kimse bilmiyor. Orman yangını gibi, yangın bitince yeni bir yaşam başlayacak mı onu da bilemiyoruz. 2008’de başlayan ve hala devam eden küresel ekonomik kriz ise, devam eden çatışma, iç savaş ve potansiyel çatışma risklerine yeni bir boyut ekledi. Çünkü Amerika ve Avrupa, ekonomik nedenler ve kamuoyu baskısı nedeniyle doğrudan bir çatışmanın içine girmek istemiyorlar. Bunun yerine yerel güçleri silahlandırma suretiyle örtülü ve kural dışı (clandestine ve unorthodox)  çatışmalarla sonuç almaya çalışıyorlar. NATO 2014 Politika Raporu’nu hazırlayan komitenin başkanı, Chatam House direktörü, Robin Niblett’in tanımlamasıyla, Ortadoğu’da ve Karadeniz bölgesinde, Hibrid Savaş yaşanıyor. Niblett; Hibrid Savaşı, özel güçlerin, istihbarat görevlilerinin ve yerel güçlerin birlikte, gizli biçimde kullanılmasıyla yürütülen savaş olarak tanımlıyor ve bu savaşın temelde, kitlesel çapta yanıltıcı bilgilendirme kampanyasına dayandığını vurguluyor. Hibrid Savaş’ta, askeri güç gösterisinden, ekonomik yaptırımlara kadar uzanan korkutma yöntemleri de uygulanıyor.[2]
 
Dünyada Lider Sıkıntısı Var mı?
21.yüzyıl başlarında fikir ve eylemleri ile öne çıkan bir dünya lideri yok. Atatürk, 19.yüzyılın sonunda doğdu. 20.yüzyıla damgasını vurdu.  Onun siyasi ve ekonomik liderliği, askeri liderliğinin önüne geçti. O nedenle, bütün dünya onu devrimleri ile tanıyor. Tarihte düşünce ve ideallerini bu kadar kısa zamanda gerçeğe dönüştüren başka bir lider yok. O nedenle Atatürk birçok kuruluş ve bilim adamlarınca 20. Yüzyılın tartışmasız lideri olarak tanımlanmaktadır. Her iki dünya savaşında insanlar o kadar çok acı çektiler ki, bağımsızlık ve özgürlük ekonomik gereksinimlerin önüne geçti. O nedenle savaştan galip çıkan ülkelerde asker liderler ve kahramanlar öne çıktı. Almanya ve Japonya gibi mağluplar da ise ekonomik liderler başı çektiler. Bugün 1990’dan bu yana dünyada tek bir ekonomik sistem var. Ülkelerin bağımsızlığı ve halklarının sahip olduğu hak ve özgürlükler sistemin izin verdiği ölçüde gerçekleşiyor. Bu nedenle dünyamızın artık kahraman ve karizmatik liderlere ihtiyacı yok. Sadece sistemden ülkesine daha fazla çıkar sağlayacak liderlere ihtiyaç var. Ya da sisteme karşı kendi ekonomik sistemlerini savunan Kolombiya, Ekvator, Venezuela, Rusya, Küba, Kuzey Kore, İran, Kazakistan, Çin gibi ülkelerin liderleri de öne çıkıyor. Ancak bu liderlerin hiçbiri Atatürk gibi dünya çapında kabul görmüş liderler değil.
 
Askeri Güç Yeniden Öne Çıkıyor
Her ekonomik kriz sonrası olduğu gibi, artan yerel ve bölgesel istikrarsızlıklar nedeniyle askeri gücün yeniden öne çıktığı bir döneme girilmektedir. Büyük güçlerin daralan yaşam alanları çakışmaya başlamıştır. Özetle, askeri açıdan güçlü olmayan devletlerin kendi öz savunmalarını yapmaları veya sınır dışı ulusal çıkarlarını savunmaları, korumaları ve elde etmeleri mümkün değil. Her zaman olduğu gibi, bugün de askeri güç, bu coğrafyada varlığı sürdürmenin hayati bir unsuru olarak öne çıkıyor. Çünkü Bölgemizdeki toplumların barış ve işbirliği içinde yaşamasını sağlayacak ortak kültür ve yaşama sevincinin oluşmasına izin verilmiyor. Ortadoğu’daki ülke yönetimlerinin çoğu, ya küresel aktörlerin kendilerini nasıl kullandıklarının farkında değil, ya da üzerlerindeki siyasi ve ekonomik baskılardan kurtulacak güçleri yok. Ortadoğu’da yıllardır farklı ırkları İslam paydasında birleştirme çabaları da boşa çıkmış görünüyor. Tersine çatışmalar, Avrupa’daki mezhep savaşlarını aratmayacak bir aşamaya geldi. Toplumlar ve insanlar siyasi ve maddi çıkarlar uğruna mezhepçilik üzerinden birbirine kırdırılmaktadır. Ortadoğu’da devlet ordularının yerini, kiralık profesyonel askerler, mezhep odaklı kabile ve aşiret grupları almıştır. Şahit olduğumuz savaşın kuralları uluslararası hukuka da aykırıdır. Bu noktada tüm dünya ve hâkim güçlerin yöneticileri böyle bir duruma seyirci kaldıkları için her şeyden evvel insan olmanın utancını duymalıdırlar.
 
Askeri Gücün Çekirdeği Subaylar
21. yüzyılın ilk 10 yılı içindeki olaylar ve gelişmeler, görünür gelecekte dünyamızın eninde sonunda bir savaş ortamına sürüklenmesinin yüksek bir olasılık olduğunu göstermektedir. Bu bağlamda askeri gücün en temel, hayati ve vazgeçilmez unsuru olan subayların yetiştirilmeleri de her zamankinden daha fazla önem arz etmektedir. Dünyanın gelişmiş ve demokratik bütün ülkeleri; savunma ve güvenlik doktrinlerini subayları üzerine bina ederler. Çünkü subayların, sadece profesyonel anlamda maaşlı asker olmanın çok ötesinde bir fonksiyona sahip olmaları amaçlanır. Bu bağlamda, subayların ülkenin bekası ve yüksek menfaatleri yönünde doktrine edilmeleri öne çıkar. Çünkü politikacılar ve hükümetler değişir, askeri güç sabit kalır. Bu eğitim harp okullarında verilir. Bu nedenle harp okulları için görsel ve fiziki anlamda ülkenin en güzel ve tarihi mekânları seçilir. Dünyanın öne çıkmış başı çeken üniversiteleri için de durum aynıdır. Öğrencinin öncelikle okulu ile bütünleşmesi ve ideolojik anlamda ona bağlanması esas alınır. Kıyafetleri alımlı ve kendine özgüdür.  Bu gün ülkemizde Ortadoğu, Boğaziçi, İstanbul Teknik Üniversiteli olmanın farkının anlamı budur. Harp Okullu olmak ise görev ve sorumluluk bağlamında biraz daha farklıdır. Çünkü subay, hem barış hem de savaş zamanında liderlik yapmak, canını ortaya koymak ve gerekirse vermek için programlanmıştır. Özellikle emperyalist karakterli devletler de subayların durumu daha da öne çıkar. Onların harp okulları ülkenin en güzel yerindedir. En modern olanaklara sahiptir. Bir subayın yetişmesi için hiçbir şey esirgenmez. Örnek olarak, ABD’de West Point Kara Harp Okulu, Annapolis Deniz Harp Okulu, İngiltere Kraliyet Deniz Harp Okulu,  bu görevi yerine getirir. Ülkemizde de Kara, Deniz ve Hava Harp Okulları aynı amaçla çalışmaktadır. Ülkelerin aynı zamanda Başkomutanları olan Başkanlar, Krallar, Kraliçeler ve Cumhurbaşkanları harp okullarının mezuniyet törenlerine mutlaka katılırlar ve konuşma yaparlar. ABD Başkanı West Point Kara Harp Okulunun açılış töreninde her yıl uzun bir konuşma yapar. Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanları Harp Okullarının ve Harp Akademilerinin mezuniyet törenlerine katılırlar. Başkan Obama Mayıs 2014’de West Point’te yaptığı konuşmada ABD için askeri gücün önemini şöyle vurguladı: Amerika dünya sahnesinde liderliğini daima sürdürmelidir. Eğer biz bunu yapmazsak başka kimse yapmayacaktır. Bugün katıldığınız askeri güç bu liderliğin daima bel kemiğini oluşturacaktır. ABD, hayati çıkarları gerektirdiğinde, halkımız tehdit edildiğinde, yaşamları tehlikeye girdiğinde, müttefiklerimiz tehlikeye düştüğünde gerekirse, tek başına askeri güç kullanacaktır. Bu durumlarda hala sormamız gereken zor sorular eylemlerimizin orantılı, etkili ve adil olmasıdır. Uluslararası görüşlere gelince,  Amerika, halkımızı, anavatanımızı veya yaşam şeklimizi korumak için kimseden izin almayacaktır.  [3]
Bu konuşmada ABD’nin geleceğinin garantisi olarak askeri güç gösterilmektedir. Bu gücün en hayati boyutunu ise deniz gücü oluşturmaktadır. Çünkü ABD deniz gücünün dünyada benzeri ve rakibi bulunmamaktadır. Bu noktada deniz ve hava kuvvetlerinde yukarıda bahse konu olan taşeronluk sisteminin olmadığını ve olamayacağını hatırlatmakta yarar var. Çünkü bu iki kuvvet kullandıkları ileri teknoloji ve görev yaptıkları deniz ve hava alanları nedeniyle taşeronluk sistemine uygun değillerdir. Ayrıca her gemi ve uçak bir bütün olarak bir silah olduğundan eğitimli ve tam profesyonel olmayan kimselere emanet edilemeyecek kadar değerlidir. Bu bağlamda deniz ve hava subaylarının eğitimleri dünyanın her yerinde ayrıcalıklı olup, özel bir itina gerektirir. Deniz ve hava subaylarının bu ayrıcalıklı konumu onlara tüm görev alanlarında stratejik bir görev yükler. Özellikle Türkiye gibi üç tarafı deniz olan bir ülkede deniz kuvvetleri özel bir konumda olup barış zamanında bile potansiyel rakiplerin hedefi durumundadır.
Özetle savaşta, bir ülkenin subayları yenilmediği veya saf dışı kalmadığı sürece savaş kaybedilmiş sayılmaz. En yakın örneği Türk İstiklal Savaşı’dır. Teslim olmuş ve işgal edilmiş bir ülkeden, muzaffer ve güçlü bir ordu ve yeni bir cumhuriyetin yaratılmasında Türk subayları önderlik etmişlerdir. Bu bağlamda Ulu Önder Atatürk subayların ülkenin bekasındaki hayati rolünü şöyle açıklamaktadır: Herhalde ordu, düşmanlarımızın birinci hedef-i taarruzu oldu. Orduyu imha etmek için mutlaka zabitini mahvetmek, zelil etmek lâzımdır. Buna da teşebbüs ettiler. Bundan sonra milleti koyun sürüsü gibi boğazlamakta mevani (engel) ve müşkülât kalmaz. Bu hakikat karşısında ve içinde bulunduğumuz vaziyete göre zabitan (subaylar) heyetimize teveccüh eden vazifenin mahiyeti, ehemmiyeti ve kıymeti kendiliğinden meydana çıkar. Ordu ise arkadaşlar ancak zabitan heyeti sayesinde vücut pezir (var) olur. Malûm bir hakikat-i askeriye hakikat-i felsefiyedir “ordunun ruhu zabitandadır”. O halde zabitanımız düşmanlarımız tarafından yıkılmak istenilen ordumuzu tamir ve ihya edecek ve ordu ve milletimizin istiklâlini muhafaza edecektir. Millet, istiklâlinin mahfuziyetinden( korunmasından) ibaret olan gaye-i hayatiyesinin teminini ordudan, ordunun ruhunu teşkil eden zabitandan bekler, işte zabitanın âli olan vazifesi budur. Allah göstermesin milletin istiklâli ihlâl edilirse bunun vebali zabitana ait olacaktır. Zabitan izah ettiğim âli, mukaddes ve umum nokta-i nazardan uhtelerine terettüp eden(üzerlerine düşen) vazife itibariyle, bütün mevcudiyetleriyle ve bütün dikkat ve ferasetleriyle giriştiğimiz istiklâl mücahedesinde (gayretinde) birinci derecede faal ve fedakâr olmak mecburiyetindedirler. Hayat-ı şahsiye ve hususiyeleri itibariyle de zabitler fedakâran sınıflarının en önünde bulunmak mecburiyetindedirler. Çünkü düşmanlarımız herkesten evvel onları öldürürler. Onları tezlil (aşağılama) ve tahkir (hakaret) ederler. Hayatında bir an olsa bile zabitlik etmiş, zabitlik izzetinefsini, şerefini duymuş, ölümü istihkar etmiş bir insan hayatta iken düşmanın tasmim ve reva gördüğü bu muamelelere katlanamaz. Onun yaşamak için bir çaresi vardır: şerefini masun bulundurmak(korumak)! Hâlbuki düşmanlarımızın da kastettiği o şerefi payimal (ayaklar altına almak) etmektir. Binaenaleyh zabit için “ya istiklâl, ya ölüm” vardır. Fakat arkadaşlar ölmeyeceğiz, istiklâlimizi muhafaza ederek yaşayacağız ve milletimizi daima müstakil görmekle bahtiyar olacağız![4]
 
Türkiye’nin Askeri Güç İhtiyacı
Tarihin her döneminde Anadolu coğrafyası üzerinde yaşayan uluslar, askeri açıdan güçlü olmak zorunda kaldılar. Çünkü bu coğrafyada küçük devletler halinde birlik ve barış içinde yaşama kültürü hiçbir zaman sağlanamadı. Sadece, egemen bir gücün kontrolü elde tuttuğu dönemler oldu. Mozaikler, alaşım haline getirilemedi. Ne ırk, ne dil ne de din çimento rolü oynayabildi. Aksine bu farklılıklar, ayrıştırıcı ögeler olarak asırlarca suiistimal edildi. Hala da ediliyor.  Anadolu coğrafyasında egemen güç olabilmek, her zaman maddi ve manevi büyük fedakârlıklar sayesinde mümkün olabildi. Bu coğrafyada yaşayan halkları ilk defa ortak ülkü ve kültür açısından birleştirmeyi Atatürk başarmıştır.  Ancak geride kalanlar onun bu başarısını devam ettiremediler. Bugün aynı dili konuşmayan 13 komşusu olan Türkiye’nin hemen hemen bütün komşuları ile az veya çok sorunları bulunmaktadır. Kültürel, siyasi ve ekonomik istikrarın olmadığı böyle bir coğrafyanın, bölge dışı güçler tarafından kontrol ve yönetilmesi de doğaldır. Çünkü bölgede liderlik yapabilecek egemen bir güç ve kültürün yerleşmesine hiçbir zaman izin verilmedi. Pers ve Osmanlı İmparatorluğu gibi iki ülkenin mirasçıları olan İran ve Türkiye’nin bölgede güçlenmesi her zaman engellendi. Çünkü Atatürk’ten sonra Türkiye her alanda tam bağımsızlık prensibinden vazgeçti. Bu konuda, 1974’de uluslararası hukuka uygun olarak Cumhuriyet tarihimizin ilk sınır dışı savaşına karar veren Türkiye’nin yaşadıklarına bakmak yeter. Bugün Türkiye sınırları etrafında çok karmaşık, belirsizliği ve riski yüksek gelişmeler yaşanmaktadır. Gerçek dost ve düşmanlar kriz ve savaş zamanında, ülkenin potansiyel olarak zayıfladığı ve hassas olduğu dönemlerde belli olurlar. Şu anda Türkiye’ye gerçek bir dost gibi davranan bir ülke var mı? Bence yok, tersine kendi çıkarları için politika değiştiren ve fırsat kollayanlar öne çıkmış gözüküyorlar. Bu açıdan Türk Silahlı Kuvvetlerinin her zamankinden daha güçlü olması gerekir. Dünyada milletinin bağrından çıkmış ve onunla bütünleşmiş Türk Silahlı Kuvvetleri benzeri bir askeri güç yoktur. Bu iletişim, karşılıklı güvene dayanır. Bu bağlamda Türk dış politikasının en hayati unsuru olan Türk Silahlı Kuvvetlerinin, başta moral ve isteklendirme olmak üzere, her açıdan güçlü halde tutulması önem arz etmektedir.
 


[1] Çöl Fırtınası Harekâtına katılmayan Almanya ve Japonya ABD’nin yaptığı diplomatik baskılar sonucunda 10’ar milyar dolar ödediler. Kaynak:  Jeffry E. Garten, Soğuk Barış- ABD, Almanya ve Japonya arasındaki hegemonya savaşı, Sarmal Yayınevi 1994 İstanbul s. 179
[2] Ergin Yıldızoğlu, Bir Semptom Olarak MH 17, 23 Temmuz 2014 Cumhuriyet Gazetesi
[3] The White House Office of the Press Secretary, Remarks by the President at the United States Military Academy Commencement Ceremony, http://www.whitehouse.gov/the-press-office/2014/05/28/remarks-president-united-states-military-academy-commencement-ceremony
[4] İhsan Güneş, Atatürk’ün Bilinmeyen Bir Konuşması, Anadolu’da Yenigün gazetesi, 10 Ağustos 1920 (Afyon’da çıkan İkaz gazetesinden aktarma.) http://www.atam.gov.tr/dergi/sayi-05/ataturkun-bilinmeyen-bir-konusmasi
Diğer Yazıları
© 2017 TASAM Tüm hakları saklıdır.
Developer KILIC