ABD Körfez’de Zemin Kaybediyor

Yorum

18. yüzyıl sonlarından itibaren İngiliz himayesine giren ve 20. yüzyılın başları ile son çeyreği arasında tek tek bağımsız olan Körfez ülkeleri yakın zamana kadar ABD dostu ve müttefiki ülkeler olarak bilinmekteydiler. Bu dostluk ve ittifak ilişkisi halen devam etmekle birlikte, ...

18. yüzyıl sonlarından itibaren İngiliz himayesine giren ve 20. yüzyılın başları ile son çeyreği arasında tek tek bağımsız olan Körfez ülkeleri yakın zamana kadar ABD dostu ve müttefiki ülkeler olarak bilinmekteydiler. Bu dostluk ve ittifak ilişkisi halen devam etmekle birlikte, özellikle 11 Eylül olaylarından sonra ABD’li yetkililerin başta Suudi Arabistan olmak üzere Körfez ülkelerini terörizme destek vermekle suçlamaları ve sert bir dille eleştirmeleri, buna mukabil Körfez ülkelerinin de ABD’nin özellikle Irak’taki uygulamalarından duydukları rahatsızlığı açıkça dile getirmeye başlamaları Körfez ülkeleri-ABD ilişkilerinde bir soğumanın başlamasına neden olmuştur.
Pek çok yorumcu, Körfez ülkeleri de dâhil olmak üzere hemen hiçbir Arap ülkesinin, Batı’nın askeri himayesi olmaksızın yaşayamayacağını ileri sürmektedir. Buna göre, eğer İngiltere ve ABD himayesi olmasaydı bu gün Körfez ülkelerinin hemen hiçbiri var olamayacak ya da varlığını koruyamayacaktı. Bu noktada dillerden hiç düşmeyen örnek, silahlanma için milyarlarca dolar harcadığı halde, Saddam yönetimindeki Iraklı güçlerin 1990 Ağustosundaki işgal girişimine bir gün bile direnemeyen Kuveyt’tir. Bilindiği üzere, Körfez ülkelerinin güvenlikleri ABD tarafından sağlanmaktadır. Ama kendilerini korumaktan aciz olan bu ülkelerdeki otokratik yönetimlerin İslamcı terörü, bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde destekledikleri ileri sürülmektedir. Öteden beri Batılı ülkeler tarafından insan hakları ihlalleri ile suçlanmakta olan bu ülkeler, Batı’dan aldıkları askeri desteğe rağmen, Batı’nın çıkarlarına uygun olmayan politikalara başvurmakla itham edilmektedirler. Bu tür ithamlar özellikle 11 Eylül olaylarından sonra daha fazla dile getirilmeye başlanmıştır. Bu dönemde ABD Başkanı Bush Ortadoğu’da ve özellikle de Körfez bölgesinde demokratik ve siyasi gelişme olmadığını belirtmekteydi. Bush’a göre, bu durum radikal dini ideolojilerin gelişmesine ve anti-Amerikanizm’e neden olmaktaydı. Bu da sonunda ABD-Körfez ülkeleri ilişkilerinin yeniden tanımlanmasına yol açtı. O kadar ki, Pentagon’da ve diğer Amerikan resmi çevrelerinde düzenlenen konferanslarda ve toplantılarda, Suudi hanedanının devrilmesi ve doğu Arabistan petrol sahalarının ABD tarafından işgal edilmesi yönünde öneriler bile dile getirildi. Öte yandan, Suudi Arabistan Kralı Abdullah da Irak’taki Amerikan mevcudiyetini “gayrimeşru” ilan ederek, direniş hareketini meşrulaştırmaya çalıştı.
Bütün bu açıklamalara ek olarak ABD’de açılan liman ihalelerine Körfez ülkelerinin katılım taleplerinin reddedilmesi Körfez ülkeleri ile ABD arasında bir “güven krizi” bulunduğunu göstermekteydi. Bu krizin ardında başlıca iki neden bulunmaktaydı: İlk olarak, ABD politikaları yeterince şeffaf değildi ve gittikçe daha karmaşık bir hal almaktaydı. Bu da Körfez ülkelerinin ABD’yi açık stratejik gösterime sahip güvenilir bir müttefik olarak görmelerini güçleştirmekteydi. İkincisi, ABD’nin Afganistan ve Irak’taki başarısızlıkları, Körfez ülkelerini ilgilendiren yeni bir krizle veya El Kaide gibi terör örgütleriyle ya da, Hizbullah ve İran Devrim Muhafızları gibi gruplarla baş edip edemeyeceği konusunda, bölgedeki liderleri kuşkuya düşürmekteydi.
Öte yandan, Körfez ülkeleri ile ABD arasında gizli bir güvensizlik ortamı devam etse de, bölgede her iki taraf için de daha kötü düşmanlar bulunmaktaydı. ABD Irak bataklığına biraz daha saplanmıştı. Bunun yanında, hem ABD hem de Körfez ülkeleri için ciddi bir tehdit oluşturan İran’ın nükleer güç elde etmesi ihtimali, Körfez ülkeleri ile ilgili sorunun rafa kaldırılmasına neden oldu ve bundan sonra Körfez ülkeleri yeniden müttefik ülkeler olarak anılmaya ve “ılımlı” ülkeler olarak adlandırılmaya başlandılar. ABD bundan böyle bu ülkelerin demokratikleştirilmesi gündeminden vazgeçti ve Ortadoğu politikalarının başarılı olabilmesi için bu ülkeleri bir manevra alanı olarak kullandı.
İnsan hakları ve demokrasi alanındaki suçlamalardan kurtulan Körfez ülkeleri ile Irak ve İran konusunda bu ülkelerle birlikte davranma zorunluluğu hisseden ABD bir kez daha aynı çizgide buluşmuş oldu. Yine de, ABD’li yetkililer zaman zaman bu ülkeleri Irak’ta ABD’ye yardımcı olmamak, ya da 11 Eylül sonrası süreçte terörle mücadele çabalarını yeterince desteklememekle suçlamaktadırlar. Körfez ülkeleri için asıl sorun ise, kendilerine askeri koruma sağlayan ABD’nin, bu ülkelerin kendi çıkarlarını kendileri belirlemeleri için fazla bir manevra alanı bırakmamasıdır. Geçmişte İran Devrimi ya da Saddam tehdidi karşısında ABD’nin isteklerini, gönülsüzce de olsa kendi iradeleriyle yerine getiren bu ülkeler, Irak bataklığına saplanan ABD’yi sorunun bir çözümü değil bir parçası olarak görmeye başlamışlardır.
11 Eylül sonrasında ABD’nin Irak’ta ve Ortadoğu’nun diğer bölgelerinde gerçekleştirdiği politikalar ABD’nin bölgede sahip olduğu kredinin sarsılmasına neden olmuştur. Körfez ülkeleri ile ABD arasında ilişkilerin geçmişteki formülü, istikrarlı petrol arzı karşılığında bu ülkelere güvenlik ve askeri himaye sağlanması biçimindeydi. Bu formül bu gün için de geçerliliğini büyük ölçüde korumaktaysa da, günümüzde artık ağırlığını kaybetmiştir ve ilişkilerin tek belirleyeni değildir. Bu gün Körfez ülkeleri ABD’nin bölgedeki tehditlerle baş edip edemeyeceği konusunda kuşkuya düşmüş durumdadırlar ve herhangi bir silahlı saldırı durumunda ABD’nin, Körfezdeki müttefiklerini koruyabileceği ve buna istekli olduğu konusunda emin değildirler. Bu nedenle, Körfez ülkeleri kendi önceliklerini ve uluslararası çıkarlarını kendileri belirleme eğilimindedirler. Yakından bakıldığında bu eğilimlerin ABD’nin çıkarları ile her zaman uyum içerisinde olmadığı görülmektedir. Körfez ülkelerinin bu kaygıları ABD tarafından dikkate alınmayacak olursa, bu ülkelerle ABD arasındaki güvenlik parametrelerine dayalı uzun dönemli ilişkiler bozulabilecektir.   
***
Gerçekten de, Arap-İsrail çatışması, İran’ın nükleer programı ile ilgili olarak yürütülmekte olan müzakereler ve ABD’nin Irak’taki uygulamaları gibi bir dizi güncel problem alanında ABD ile Körfez ülkeleri arasında ortaya çıkan farklılıkların izini sürmek mümkündür.
Arap-İsrail çatışması sorunu ile ilgili olarak, Suudi Arabistan ABD’nin açıkça karşı çıkmasına rağmen HAMAS ile El Fetih örgütleri arasında Mekke Anlaşması adlı arabuluculuk anlaşmasının imzalanmasını sağlamıştı. Annapolis Ortadoğu barış konferansına katılma konusunda da son ana kadar direnen Suudi Arabistan, Arap Birliği tarafından alınan ortak karar sonucunda, isteksiz olarak bu konferansa katılmak zorunda kaldığını açıklamıştır.
Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ABD öncülüğünde yürütülen ekonomik yalnızlaştırma çabalarına rağmen, İran ile müzakereleri başlatmaya hazır olduğunu ilan etmiştir. Bu tür girişimler henüz müzakere aşamasında olsa da, Körfez ülkelerinin kendi politikalarını kendileri belirleme çabasında olduklarının bir göstergesi sayılabilir. Ayrıca, Körfez ülkeleri ekonomik ilişkilerdeki artışın, siyasi gerginliğin azaltılmasında bir araç olarak kullanılabileceğini düşünmektedirler. KİK Genel Sekreteri Al Attiyah İran ile Batı arasındaki nükleer anlaşmazlığın müzakereler yoluyla çözülmesini tercih edeceklerini, İran’ı işaret ederek ‘dost ve kardeş’ bir ülkeye yaptırım uygulanmasını istemediklerini, uluslararası güvenliği ve istikrarı ilgilendiren konularda barışçı diyalog dilinin tercih edilmesini desteklediklerini açıklamıştır. Kısaca söylemek gerekirse, Körfez ülkeleri son yıllarda yakaladıkları ekonomik kalkınma trendinin, muhtemel bir İran-ABD çatışmasında ABD’yi destekleme yolunda heba edilmesini istememektedirler.
Yukarıda söylenilenlerden Körfez ülkelerinin muhtemel bir ABD saldırısını engellemek için İran ile ittifaka girmeye hazır oldukları anlaşılmamalıdır. İran’ın niyetleri ile ilgili derin kuşkular devam etmektedir. Nitekim Suudi Dışişleri Bakanı Suud el Faysal 2005 Eylülünde yaptığı açıklamada ABD’nin Irak’ı bütünüyle İran’ın eline eslim etmek üzere olduğunu ileri sürmüş ve İran’ın Körfez bölgesinde hâkimiyet kurma planları karşısında tüm bölgenin diken üstünde bulunduğunu söylemiştir. Körfez ülkeleri ABD’nin Irak’ı Dava Partisi ve El Hekim tarafından desteklenmekte olan Nuri el-Malikî’ye eslim etmesini ya ABD’nin İran’ın bölgede ne denli etkin olduğunun farkına varamadığı veya İran ile mücadele etme gücünü kendinde göremediği ya da, daha da kötüsü, İran ile mücadele etmeye istekli olmadığı biçiminde yorumlanmakta ve ABD’nin kendilerini İran ile baş başa bırakması olasılığına karşı hazırlıklı olmak istemektedirler.
Öte yandan, nükleer konuda, eğer İran nükleer sorunun çözümü konusundaki tavizsiz tutumunda inat ederse, Körfez ülkeleri bu ülkeye baskı uygulamaya hazırdırlar. Ama Körfez ülkelerindeki genel kanı problemin henüz baskı gerektirecek kadar ağır bir düzeye ulaşmadığı yönündedir. Körfez ülkelerinin en fazla çekindikleri husus ABD’nin İran’a karşı Irak tarzı bir önleyici müdahalede bulunması ve ardından bölge ülkelerini problemin çözümüyle baş başa bırakmasıdır. Bu anlamda, kimi ABD’li yetkililerin Körfez ülkelerinin Irak’ta ABD’ye yardımcı olmadığı yönündeki açıklamaları, Körfez bölgesindeki politikacılar tarafından yadırganmıştır. Çünkü Irak’ta Şiilerin ağırlık kazanmasından çekinen Körfez ülkeleri soruna çok farklı bir açıdan yaklaşmaktadırlar. Örneğin, Suudi Arabistan Irak ordusunun dağıtılmasının büyük bir stratejik hata olduğu yönünde uyarılarda bulunmuş, ama ABD’li yetkililer bu uyarıları hiç önemsememişlerdir.
<<>>
ABD ile Körfez ülkeleri arasında siyasi alanda görülen bu uyuşmazlıkların çok da önemli olmadığı, bu kadar karmaşık bir bölgede bu tür farklılıkların normal olduğu ileri sürülebilir. Ne var ki, siyasi farklılıklardan daha önemli bir farklılık ekonomik alanda boy göstermek üzeredir. Körfez ülkeleri paralarını dolara bağlama politikalarını gözden geçirmektedirler. Çünkü enflasyonun gittikçe artmakta olduğu Körfez ülkelerinde bu politikanın savunulması her geçen biraz daha güçleşmektedir. ABD merkez bankası FED’in faiz indiriminin ardından Suudi Arabistan’ın da benzer bir uygulamaya gitmesi beklenmekteyken, bu gerçekleşmemiştir. Oysa parasını dolara göre ayarlamış bulunan Suudi Arabistan FED tarafından daha önce gerçekleştirilen faiz değişikliklerine gerekli ayarlamayı yapmaktaydı. Birleşik Arap Emirlikleri faizleri indirme yönünde bir öneride bulundu ama önerilen indirim oranı ABD’dekinden çok daha düşük idi. Bu durumda Körfez ülkeleri doların değerini düşürmeyi, hatta dolara bağlılığı kaldırıp paralarını oluşturulacak yeni bir döviz sepeti ile ilişkilendirmeyi düşünmektedirler. Bu durum ABD’deki devasa bütçe açığı ile uzun yıllardır düşme trendinde bulunan dolara olan güvenin daha da sarsılmasına neden olacaktır.
***
ABD’nin Körfez’de zemin kaybetmekte oluşunun izlerini son yıllarda canlanmakta olan Rusya-Körfez ülkeleri ilişkilerinde de sürmek mümkündür. Uluslararası alandaki seçeneklerini artırmak isteyen taraflar arasındaki yakınlaşma Putin’in 2007 baharında gerçekleştirdiği Suudi Arabistan, Katar ve Umman ziyaretlerinde gözle görülür hale gelmiştir. Bu ziyaretle Putin Suudi Arabistan’ı ziyaret eden ilk Rus devlet başkanı unvanına sahip olmuştur. Soğuk Savaş dönemindeki statik uluslararası ilişkiler yapılanmasının sona ermesi ile birlikte dünyada pek çok aktörün yaptığı gibi Körfez ülkeleri ve Rusya da, kendi dış politika seçeneklerini artırma arayışına girmişlerdir. Bu bakımdan Rusya ve Körfez ülkeleri birbirlerinin dış politika seçeneklerini artıracak araçlara sahiptirler ve bu ülkelerin söz konusu araçları kullanma yoluna gitmeleri için bir takım nedenleri mevcuttur.
Rusya Devlet Başkanı Putin söz konusu ziyaretler öncesinde yaptığı açıklamada Rusya’nın Körfez’de ve Ortadoğu’da her zaman hayati çıkarlara sahip olduğunu açıklamıştır. BM Güvenlik Konseyi daimi üyeliği yanında ABD, AB ve BM ile birlikte Ortadoğu Dörtlüsü’nün de üyesi olan Rusya, Ortadoğu’da belirli bir etkinliğe sahiptir. Bu nedenle İran, Lübnan ve Filistin’de baş gösteren sorunlarla ilgili ciddi kaygıları olan ve bu sorunların seyri konusunda etkin bir bölgesel güç konumunda bulunan Suudi Arabistan ve diğer Körfez ülkeleri için Rusya ile işbirliği yapmak bölge sorunlarının bu ülkeler lehine çözümlenmesi için uygun bir ortam sağlayabilecektir.
İkinci olarak, güvenlikle ilgili tercihlerini çeşitlendirmek isteyen Körfez ülkeleri, bölge ülkelerine silah satmak ve bölgede etkinliğini artırmak isteyen Rusya ile bu konuda da işbirliği arayışında olduklarının sinyallerini vermektedirler. İran’daki nükleer çalışmaların hız kazanmasıyla birlikte bu yarışın gerisinde kalmak istemeyen Körfez ülkeleri gerek nükleer teknoloji gerekse kıtalararası füze sistemleri konusunda Rusya’nın deneyimlerinden yararlanabilme seçeneğini her zaman ellerinde tutmak istemektedirler.
Üçüncüsü, Körfez ülkeleri ve Rusya petrol ve doğal konusunda da işbirliği imkânlarını araştırmaktadırlar. Suudi Arabistan 2004 yılının son çeyreğinde Rusya’nın petrol arzında kısıntıya gitmesi karşılığında, Rus Lukoil M-Oil şirketine petrol arama izni vermiştir. Ayrıca, Körfez ülkeleri ile Rusya arasında doğal gaz konusunda da OPEC benzeri bir oluşuma gidilmesi yönünde görüşler dile getirilmiştir.
Son olarak Rusya’nın Körfez ülkeleri için planlanmakta olan binlerce kilometrelik demir yolu ağının Rus şirketler tarafından inşa edilmesi gündeme getirilmiştir. Buna karşılık Körfez bölgesinden işadamlarının Rus pazarlarına girişlerinin kolaylaştırılması önerisi de Rusya tarafından sıcak karşılanmıştır. Bu şekilde, taraflar arasındaki ilişkiler sadece siyasi ve askeri alanlar ile sınırlı kalmayacak, ekonomik bağımlılık ile de güçlendirilecektir.  
Sonuç olarak, Körfez ülkeleri dış politikalarını çeşitlendirme konusunda Rusya’ya özel bir önem atfetmektedirler. Tabiî ki bu söylediklerimiz Rusya’nın bölgede inisiyatifi tamamen ele geçirdiği, ya da bölge ülkelerinin başta ABD olmak üzere bölge ülkelerini gözden çıkardıkları anlamına gelmemektedir. Tersine, ABD bölgedeki başat güç konumunu sürdürmektedir. Ne var ki, Rusya’nın bölgeye daha fazla müdahil olmasıyla birlikte ABD’nin ve diğer Batılı ülkelerin manevra alanları daralmakta, buna karşılık Körfez ülkeleri ABD karşısında görece daha rahat bir pozisyon elde etmektedirler.
***
ABD’nin Irak’a yönelik olarak terörle savaş adı altında yürüttüğü politikalar, bu ülkenin Körfez ülkeleri yönetimleri nezdindeki güvenilirliğine gölge düşürmüştür. Şimdilik ilişkilerin bütün olarak gözden geçirilmeye başlandığı bir noktaya henüz gelinmemiştir ama Körfez ülkeleri liderleri alternatif politika arayışı içerisine girmiş gözükmektedirler. Bu bağlamda, 20 milyar dolar tutarındaki silah satışı ise, İsrail ve Mısır’a yapılan silah yardımı ile birlikte düşünüldüğünde bir anlam ifade etmektedir. Yükselen petrol fiyatları göz önünde bulundurulduğunda, Körfez ülkeleri bu satışı memnuniyetle kabul etmiş olmalıdırlar. Yine de, bu satışın kabul edilmiş olması Körfez ülkelerinin, ABD politikalarının dayatmalarını da kabul ettikleri anlamına gelmemelidir. Körfez ülkelerinin El Kaide ile mücadele etmekte olduklarını da düşündüğümüzde, bu silah alımları bir başka anlam daha kazanmaktadır. Ayrıca, ABD bu silah satışı ile Körfez ülkelerinin güvenliğini hala üstlenmekte olduğunu ve bu ülkelerle ilişkilerinin en uygun düzeyde sürdüğünü de göstermek istemiştir.
ABD’nin bölgedeki etkinliğini göz önünde bulundurduğumuzda, Körfez ülkeleriyle ABD arasındaki ayrışmanın sürekli ve kalıcı olduğunu iddia etmek zordur. Ne var ki, ABD’nin genelde Ortadoğu, özelde Körfez ülkeleriyle olan ilişkilerini sadece kendi bakış açısıyla değerlendirmesi ve bölgesel öncelikleri göz ardı etmesi, Körfez ülkeleri-ABD ilişkilerinin doğasını değiştirme potansiyeline sahiptir. İlişkilerin kopma noktasına geldiğini iddia etmek zordur ama bölgedeki ABD imajının dibe vurduğu bir dönemde ilişkilerde yaşanacak olası bir kırılma geri dönülmesi imkânsız özellikler kazanabilecektir.
***
ABD’nin bölgede güven kaybetmesi Körfez ülkelerinin bölgede güç boşluğu oluştuğuna inanmalarına neden olmakta ve onları birlikte davranmaya itmektedir. Körfez ülkeleri son beş yıl içerisinde sosyal, ekonomik ve güvenlikle ilgili alanlardaki işbirliği imkânlarını artırma yoluna gitmişlerdir. Bölgesel bütünleşmenin sürmesi ve derinleşmesi, bu ülkelerin uzun dönemde bölge dışı aktörlerle olan ilişkilerinde daha etkin bir tavır almalarını kolaylaştıracaktır. Güvenliklerini şu ana dek ABD’ye teslim etmiş bulunan Körfez ülkelerinin bölgede İran’a karşı bir dengesizlik ve güç boşluğu oluştuğu kanısına varmaları ise Türkiye’nin bölgedeki manevra alanını genişleten bir etki yapmaktadır. Nitekim Arap ülkeleri kamuoyları ve yöneticileri, Türkiye’nin Irak politikalarına açık ya da örtülü desteklerini sürdürmekte ve en azından Türkiye’nin Kuzey Irak politikalarına artık karşı çıkmamaktadırlar. Çünkü Türkiye bölgede İran’ı dengeleme kapasitesine sahip yegâne ülkedir. Bu durum Türkiye’nin Arap dünyasına yönelik dış politika manevra alanını genişletmekte ama aynı zamanda İran-Türkiye ilişkilerinin gerginleşebileceği bir ortam hazırlamaktadır. Bu nedenle Türkiye bölgeye yönelik politikalarında uygun bir söylem kullanmaya ve ne İran’ı, ne Körfez’deki Arap ülkelerini, ne de ABD’yi rahatsız edecek bir orta yol izlemeye özen göstermelidir.

Alanlar

Kıtalar ( 5 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 4762 ) Etkinlik ( 165 )
Alanlar
Afrika 64 1108
Asya 69 1691
Avrupa 13 1330
Latin Amerika ve Karayipler 12 135
Kuzey Amerika 7 498
Bölgeler ( 4 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 2765 ) Etkinlik ( 42 )
Alanlar
Balkanlar 22 565
Orta Doğu 16 1127
Karadeniz Kafkas 2 649
Akdeniz 2 424
Kimlik Alanları ( 2 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 3097 ) Etkinlik ( 69 )
Alanlar
İslam Dünyası 53 2000
Türk Dünyası 16 1097
Türkiye ( 1 Alan )
Aksiyon
 İçerik ( 3290 ) Etkinlik ( 68 )
Alanlar
Türkiye 68 3290

Son Eklenenler